09 Ocak 2026 Doğumunun 109. Yılında Özlemle Andığımız TÜRK ŞİİRİNİN ANADOLU YAKASI CAHİT KÜLEBİ’NİN SANATI ÜSTÜNE

 
Dr. Öğretim Üyesi Mehmet YARDIMCI

Cahit Külebi, yalın ve rahat anlatımı, içtenlik ve duyarlılığıyla ilgi çeken titiz bir şair olarak hem Türk edebiyatında hem de Türk dünyası edebiyatlarında  çok sevilmiş, okunmuş, izlenmiş bir şairdir.

Türk şiirinde, Anadolu insanının yaşam zorluklarını çiğ bir realizmle değil, doyurucu ve tutarlı bir gerçekçilikle anlatması açısından Ataol Behramoğlu başta olmak üzere birçok toplumcu şaire örnek olmuştur.  Duru dili, halk şiiri ile modern şiiri harman- layan üslubuyla Türkiye dışında da etkileri sürmüştür. Feyyaz Sağlam’ın verdiği bilgilere göre, şairin “Hikâye” adlı şiiri başta olmak üzere, Azerbaycan’dan Makedonya, Kazakistan’a; Kosova ve Romanya’dan Bulgaristan ve Kuzey Kıbrıs’a dek birçok ülkede şiirleri çevrilmiş veya yayımlanmıştır. Azerbaycan’da Elçin İskenderzade, KKTC’de Özker Yaşın gibi şairler onun şiirinden etkilenerek şiirler yazmışlardır. Hatta şairin ölüm yıldönümlerinde söz konusu ülkelerin dergilerinde şiirleri yayımlanmaya devam etmektedir .    

 

6. Sanat Gücü

Ahmet Oktay’ın işaret ettiği gibi  Cahit Külebi’nin şiir yazmaya başladığı yıllarda Türk şiiri, dört ayrı düşünce çerçevesinde gelişimini sürdürmekte idi. Bunlardan birincisi; Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Ömer Bedrettin Uşaklı, Kemalettin Kâmi Kamu vb. memleket edebiyatı çerçevesinde ürün verenler;  ikincisi, Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hâşim’den beslenen Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Hamdi Tanpınar vb. sembolist ögelere önem veren, saf şiir anlayışı çerçevesinde yazanlar; üçüncüsü, Nâzım Hikmet Ran, İlhami Bekir, A. Kadir, Rıfat Ilgaz vb. şiirin toplumsal ve siyasal işlevi de olduğuna inanan, halkın yoksulluğunun yansıtılmasını savunanlar; dördüncüsü de Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, Necati Cumalı vb. bu üç anlayışa da karşı çıkan şairlerin yazdıkları şiirler, şiir ortamında varlıklarını sürdürüyordu. Cahit Külebi böyle bir ortamda şiirler kaleme almış ve hiçbir gruba girmeden kendine özgü bir yol tutturmuştur.

Cahit Külebi bir konuşmasındaki “İlk şiirim yayımlandıktan sonra öğretmenim Fazıl Yinal; Faruk Nafiz, Ali Mümtaz, Orhan Seyfi vb. şairlerden daha güzel bir şiir yazdığımın farkında olup olmadığımı sordu. Elbette farkında değildim… Sevgili öğretmenimin bu sözleri ve o günden sonra bana karşı esirgemediği davranışları elbette ki yürekliliğimi artırdı.”  deyişinden de anlaşılacağı gibi, kısa sürede edebî kişiliğini bulmuş; daha lise öğrencisi iken kendini kabul ettirip büyük dergilerde şiirler yayımlamıştır.

Şiir dili, konuşma diline ve halk söyleyişlerine yakın olan Cahit Külebi’nin şiirleri; duygu, düşünce, dil ve söyleyiş bakımından kendine özgü bir karakter taşır. Onun temaları yaşamından, doğadan, toplum koşullarından izler taşır.  

Sevgi Sanlı ile yaptığı bir konuşmada “Ben Anadolu’yu, Anadolu insanını yansıtmaya çalışan bir şiir yöntemi güttüm. Buna özendim. Çocukken içimde büyük bir eziklik vardı. Ben İstanbul yaşamını bilmiyorum. Oysaki sanatçı olmak istiyorum. İstanbul’u tanımadan nasıl romancı olurum, nasıl öykü yazarım? Belki bilinçaltı bir dürtüyle romandan, öyküden kaçınmışım. Şiir yazarken de kendi yaşamımı belirtmişim.  Şunu demek istiyorum: Asıl olan köyü tanımak, köyle ilgili konularda belli bir işlev göstermektir. Bunu bir ölçü içinde yaptım. Şiirdeki ilk girişimlerimden başlayarak İstanbul’dan söz ettiğim zaman bile Anadolu’yu yansıttım. Yaptığım iş daha sonra köy romanına dönenlerin kendi köylerini anlatmaları biçiminde de değildir.  Halk şiirinin kendi özelliklerimle karışan bir yansıması sezilir şiirlerimde.”

Şiirini, halk şiirinin gür kaynağından besleyen, yalın şiirden yana olan Cahit Külebi, dil devriminden, çağdaş eğitimden ve şiir sanatından hiç ödün vermemiştir. Onun şiiri günceldir. O, günceli geniş boyutuyla özümsemiştir. Türkçenin duru şiirlerini yazmış; içimizi ışıtan, bize umut ve güç veren şiirler kaleme almıştır. Yaşanmış olan bir duyarlığı hep hissettirmiştir. “Şiir Yöntemim” adlı şiirinde:

İlk ustam oldu benim halk,

Belleğimde akıp giden ırmak.

Köylü diliyle türkü çağırdım

Onlarla gülüp ağlayarak.

İkinci ustamsa doğa

Şiirlerimde alın terim

Bozkır türküsüyle doldu ciğerlerim

Taşları düzleyen rüzgâr gibi

Doğayla yontuldu dizelerim .

dörtlükleriyle şiirini halkın sesinden ve kendi yurdunun doğasından yoğurduğunu vurgulamıştır.

            Turgut Uyar’ın ileri sürdüğü gibi “Külebi (öz geçmişine ve şiir geçmişine çok şey borçludur). Şiirinde ne varsa yoğunlukla yaşanmış bir geçmişten çıkar gelir.  Halk şiirini halk şiiri yapan bütün duyguları, bütün deneyleri bir kez de kendisi yaşamıştır. Bilgisel değildir ondaki beğeni; şiirine taşıdığı yakıcı hüzün, yaşadığının kendisini oluşturan çevre ve koşulların, doğayla bildik, yakın ilişkisinin toplamı ve sonucudur.

            Bu yönüyle Külebi, benzeri olmayan bir örnek niteliğini taşır Türk şiirinde; politika yapmadan halkçı şiir yapmak! Siyasal hiçbir slogan, hiçbir imâ yapma hevesine kapılmadan bütün ezilmişliğini de, keyfini de duyurur Anadolu insanının.

            Âşık Kerem’in Şam şehrindeki şaşkınlığı ile Külebi’nin İstanbul şehrindeki şaşkınlığı aynı çocuksuluğu taşır. Bu çocuksuluk; kendi özünü, kendi öz geçmişini içinde duymanın, ona inanmanın güveniyle açıklanabilir.”

Sabahattin Çağın da “İstanbul” ve “Hikâye” şiirlerini karşılaştırdığı bir yazısının sonunda  “Cahit Külebi’nin şiirinde anlatılan köylü şehirli ilişkisindeki iki damarı tespit etmek mümkündür. Birincisi, yani ‘Hikâye’ şiiri olması gerekeni, ideal olanı; ikincisi, yani ‘İstanbul’ şiiri ise olanı, realiteyi gözler önüne sermektedir. Külebi’nin şiirini bu gözle taradığımızda ikinci tip şiirlerin çoğunlukta olduğu görülür. Belki de şairin büyük şehre ısınamayıp hep ‘doğduğu yerleri’ hatırlaması bu yüzden olmalıdır.”  demektedir.

Cahit Külebi, bir konuşmasında “Konularımı nerede bulursam, orada peşini bırakmam. Bıraksam bile bir gün daha kuvvetle kendini duyuracağına inanırım. Bazen uzun olsun diye başladığım şiirler kısa oluverir. Kısa olsun diye başladığım uzar gider. Belki yapısı idare etmez, benim niyetime uymaz. O zaman ya o şiirden vazgeçerim yahut bir gün işime yarar ümidiyle bir kıyıya atarım. Çoğu zaman da bu müsveddeyi bir daha bulamam. Bir gün farkına varmadan, başka bir şiir hâlinde aklıma geliverir.”   demektedir.

 l946'da yayımladığı ilk kitabı Adamın Biri'nde umutlu özlemler, küçük kırılışların ardından iyimser direnişler, insanlara sevgi ve acımalarıyla yaklaşımlar, gerçekçi bir yurt sevgisi, Anadolu insanının güçlü bir tasviri ve tertemiz aşklar görülmektedir.

1940 sonrası Türk şiirinde Külebi’nin yerini belirlemeye çalışanlardan Ahmet Hamdi Tanpınar; onu, Ziya Osman Saba, Behçet Necatigil ve Baki Süha Ediboğlu ile birlikte “İkinci Dünya Harbi Yıllarında Şöhretini Yapan Şairler”  grubu içinde göstermiştir.  Şerif Aktaş; Behçet Necatigil, Ceyhun Atuf Kansu, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Metin Eloğlu ve İlhan Berk’le birlikte “Şair Kişiliklerini 1950’den Sonra Kabul Ettirenler”  grubu içinde göstermiştir. İnci Enginün ise, bir gruba dâhil etmeden 1940-1960 tarihleri arasında eser veren şairler grubu içine sokmuştur.  

1940 kuşağının en iyi temsilcilerinin başında yer alan Külebi için Kâzım Yetiş “(...) bir tarafıyla, bazı özellikleriyle memleketçi şiirin içindedir; diğer tarafıyla da memleketçi şiirin çerçevesini aşmıştır. Memleketimizi, güzelliklerimizi sever ve anlatır; bununla beraber şiirini, sanatını her zaman ön plana çıkarır.”  görüşündedir. Külebi’nin sanatı için 1940 sonrası bağımsız şairler arasında yer veren Ahmet Kabaklı “İçinden yetiştiği Anadolu’nun ruh ve özünü iyi tanıdığı için onu hiç yadırgamamış, ona yabancılaşmamış olan bu şairde yurda ve halka tutkunluk, acıma ve yararlı olma duygusu önde gelir. 1940 şairlerinin hepsinden daha fazla ve derinliğine olarak Anadolu’yu işlemektedir.”

 “Orhan Veli’nin bohem ve alaycı, Fazıl Hüsnü’nün tabiat-üstücü, Behçet Necatigil’in yılgın ve örtülü şiir tarzları ötesinde çok ilhamcı, şiiri tesadüflere bırakan iyimser, açık ve gerçekçi eserler vermiştir.”

“1940 nesli içinde kendi üslûbunu bulduktan sonra yenilik peşinde koşmayan nadir şairlerdendir.”   demektedir.

 Gülten Akın ise “O bir Anadolu çocuğudur. Bunu hiç unutmadı. Şiirlerini kendi toprağından, birikmiş halk kültüründen

gelen gelenekten besledi. Orada kalmadı, modern Batı kültürünün rengine vurdu.  Kimi kez çağdaş bir Karacaoğlan, kimi kez ülkesinin kurtuluş savaşımını şiire taşıyan bir destancı oldu.”  diyerek Cahit Külebi’nin sanat panoramasını çizmektedir.

            İsmail Çetişli “Cahit Külebi’yi Cumhuriyet Sonrası Türk Şiirinde görülen herhangi bir edebi grup veya anlayışa dahil etmek mümkün değildir.   …1930’lardan 1990’lara uzanan dönemdeki Türk şiirinde gelenek çizgisine çok yakın ve milli kaynaklardan beslenen, ama kendine has, ferdi ve orijinal bir şiir kozası örme başarısına ulaşmış bir şairamizdir. Sanatkâr duyarlılığı içinde kimi zaman da memleketine, memleketinin insanlarına yönelmiş; bu iki dünyaya ait kalıcı, güzel, sıcak ve samimi şiirler kaleme almıştır.”  görüşündedir.  Ahmet Oktay, Külebi’nin sanatı hakkında:

“Herşeyden önce vurgulanması gereken şudur;             

Tozlu sokaklarında Ankara’nın

            Her sabah kendimi yitiriyorum

Sokaklar tutukluyor beni

Bir sonsuz boşluğa iniyorum

diyen Külebi, kentin negatifini temsil eder.

‘Çiçekle Konuşma’ gibi Garip Şiiri’nden esintiler taşıyan ürünlerin bulunduğu ilk kitabı Adamın Biri’nde bile büyük ölçüde taşraya, kırsal kesime, asıl ve geniş anlamında Anadolu’ya bağlıdır. Nazım Hikmet’ten de Orhan Veli’den de farklıdır. Faruk Nafiz ya da Ömer Bedrettin hiç değildir. Diş gıcırtısı çok sonra işitilecek bir derin kederin sesidir.”   demektedir.

Adamın Biri'ndeki şiirleriyle önemli bir çıkış yapan Cahit Külebi, 1940 toplumcu edebiyat hareketi içinde etkin bir rol oynamamasına, hiçbir gruba ve eğilime katılmamasına karşın şiirini kabul ettirmiştir. İçten dili ve doğal söyleyişiyle bu dönemde kabul görmüş, doğa ve memleket sevgisi yüklü şiirleriyle benimsenmiş, umut vaat etmeye devam etmiştir.

“Hikâye” şiirinde “Benim doğduğum köylerde” derken, tüm Anadolu köylerinin gereksinimlerini,  akşamları eşkıyaların köyleri basmasını, gülmesini unutmuş insanları, bıçak gibi esen rüzgârlarda Sivas yollarındaki kağnı gıcırtısını ve sürücüleri, buğday tarlaları bile olmayan köylüleri,  tüm yalınlığıyla gözlerimizin önüne sermiştir. Doğanın insanlara sunduğu nimetlere, denizin, balıkların, rüzgârın, kuşların ortak olduğunu ima ederek dostluk içinde bir paylaşma olduğunu vurgulamıştır. Büyük kentte olmasına karşın köyden, küçük kent yaşamından kopmayan aydınlardandır.

Külebi, yaşadığı zamanı yansıtan çağdaş bir şair bilinciyle “Adamın Biri”nde:

Çifte koştuğun öküzler

Senin kadar yorgun değil kardaş!

Sen ki kış ve yaz düşünceli

Sen ki kış ve yaz yalnayak!

derken, İkinci Dünya Savaşı’nın topluma getirdiği sıkıntıları sergilemiştir. l949'da yayımladığı ve Garipçiler’den izler taşıyan “Cebeci Köprüsü”  “Bizim Dağlar”,  “Denizin Getirdikleri”  gibi şiirlerin bir araya getirildiği hissini veren Rüzgâr'daki şiirlerin, Adamın Biri'ndekilerden daha usta işi olduğu da hemen sezilmektedir. Nitekim “Çare” şiirindeki:

Türkiye uçsuz bucaksız ağacığım!

Bu yerlerin havası bize yaramadı,

Kalkıp başka şehirlere gidelim artık

Çare kalmadı.

deyişinde olduğu gibi Adamın Biri'ndeki şiirlere göre Rüzgâr'daki şiirlerin daha uzun ve duygulardan düşüncelere yönelen bir tutum aldığı görülmektedir.

Rüzgâr'da, Anadolu coğrafyası, tarihi ve insanı daha bilinçli olarak gözler önüne serilir. Savaş yıllarının getirdiği bazı güçlükler de ustaca şiirleştirilmiştir.

            Köyü ve köylü duyarlılığını en iyi anlattığı eserlerinden biri olan Rüzgâr'da, Cahit Külebi'nin derdinin de sevincinin de hep yurt için olduğu sezilir. Ağladığı, güldüğü hep Anadolu uğrunadır. Rüzgâr, aşkın, romantizmin, içli düşlerin kaygılarıyla yüklü şiirlerden oluşmaktadır.

Çoğu kez aydın bir saz şairi görünümünde halk şiirinin duygu dünyası ve motiflerini elinden geldiğince dizelerine aktardığı bu kitaptaki şiirlerde, insan sevgisiyle yurt sevgisi atbaşı gitmektedir.

            Mehmet Kaplan’ın “Külebi’nin şiirlerinin çoğunda durmadan dolaşan tedirgin bir insan hali vardır. Anadolu halk şairlerinde de görülen bu sosyal durumla alakalı olan bu dolaşma Külebi’nin şiirleri ile halk şiirini, sadece duygu bakımından değil, yapı bakımından da birleştirir.  deyişine karşın Külebi bir konuşmasında, “Şiir dilini halkın dilinden kurmuş olmam kimi kez de halk motiflerinden etkilenmem,  ‘büyük ölçüde’ halk şiiri ile beslendiğimi göstermez. Şu iki noktayı yeri gelmişken belirteyim:

            Halk şiirinden kendi yararlanma anlayışım içinde çok şey aldım. Ancak halk şiirine benzer şeyler yazmaya hiç özenmedim.”

“Türk Dil Kurumunun varlığından bilgim olmadığı yıllarda bile özleşmiş halk diliyle yazdım.”  demektedir. Yine Münevver Doğan ve Nuray Altıntaş’la yaptığı bir röportajda da aynı konuyu dile getiren Külebi “Her sanatçı kendi dilini ve üslubunu (biçim) kullanırken kişiliğini de ortaya koyar. Bütün sanat türlerinde olduğu gibi elbette geleneklerden, yaşantıdan etkilenmek zorundadır. Ben içinde yaşadığım, geliştiğim ortamı yansıtmaya çalıştım. Ancak daha önceki şairlerin yaptığı gibi halk şiirini taklit etmedim. Aslında halk şiirini yansıttığı yolundaki değerlendirmenin yanlış olduğu kanaatindeyim. Ceyhun Atuf bu konuda kendine uygun bir yöntem benimsedi. Ancak daha sonra benden etkilendi. Ayrıca şunu belirteyim; benim şiirimdeki garip olduğu gibi apaçık bir tepki görülmemekle birlikte; yurdumuzu, insanlarımızı başka türlü gösteren şairlere karşı bir tepki bulunduğunu sanıyorum.”  demektedir. 

Halk diliyle yazması, çocukluğunda halk şairlerinin en yoğun olduğu Zile, Artova ve Niksar gibi yörelerde yetişmesinden kaynaklanmaktadır. 

Emin Özdemir’in işaret ettiği gibi: “Benzetmek ayrı şeydir, yararlanmak ayrı. Külebi halk şiirinden çağdaş bir simyacı gibi yararlanır. O şiirden damıttığı ses, imge, benzetme ya da söz öğelerini kendi söyleminin tezgâhında dokur, çağcıl bir boyut kazandırır onlara.”  

Cahit Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı eserinde hiç de karamsar değildir. Tersine bilinçli ve umutludur. Şiirleri elle tutulurcasına canlı ve gümbür gümbürdür.  Sanki bu kitapta Kurtuluş Savaşı'nın panoramasını çizmiştir. Cahit Külebi'de sonsuz bir Atatürk hayranlığı vardır.  Bu hayranlık gün geçtikçe artarak büyür ve Atatürk için:

Önce adını öğrenir çocuklarımız

Eli kalem tutup yazanda

Binler yaşa yurdumuza hizmeti büyük

Kemal Paşa! Ölümsüz insan, Şanlı Atatürk

dizelerini yazar.

            Dördüncü kitabı Yeşeren Otlar'da Külebi'de yeni bir değişme sezilmekte, Adamın Biri'ndeki olanaklar bizce daha gelişkin bir biçimde görülmektedir.

Yeşeren Otlar'daki şiirler incelendiğinde, sıradan insanların şiirini yazan, sevi ilişkilerini dile getirirken de yaşanmış bir duyarlılığın şairi olan Külebi'nin değişik konulara değindiği görülür.  “Bir Gemi Bir Adam” adlı şiirde olduğu gibi kötümser ve umutsuz söyleyişlerle yüklü dizelerde Adamın Biri'ndeki mizahın gerilerde kaldığı, mizahın yerine güçlü bir lirizmin geçtiği ve bu kitapta “Yeşeren Otlar”, “Eski Bahçe”, “Tokat'a Doğru”, “Çoban”, “Avrat”, “Sevda Bahçesi” gibi unutulmayan, değişik ve güncelliğini yitirmeyen şiirlerin yer aldığı görülmektedir. 

             Külebi,  Yeşeren Otlar'la kendisini de düşünmeye başlar. Özellikle ölüm korkusu, bu dünyayı bırakıp gitme korkusu onu üzer. Tüm acıları sevide unutmak ister. “Yeşeren Otlar”, “Kayıp Sevda”, “Sevda Peşinde”, “Türküler” adlı şiirleri bu düşüncenin ürünleridir.

            Külebi'nin beşinci kitabı Süt'te ise, düşünce yönü daha ağır basan şiirlerin yer aldığı görülmektedir.

Erzurum'dan kalkar bir uçak

Hay benim yoksul memleketim!

Ne orman, ne bahçe bir dilim,

            Dağlar omuz omuza kayalık çorak. 

biçimindeki dizelerinde yurtseverlikle uyarıcı örnekler vermektedir. Külebi, “Köy Öğretmenleri”, “Tek Tanrı Sevi” gibi şiirlerinde Anadolu'yu en çarpıcı biçimiyle verirken, “Ülser”de olduğu gibi, bazı şiirlerinde karamsar düşüncelere dalmaktadır. Denebilir ki “Süt”, Külebi’nin yaşamında umudun yitiminin ve karamsarlıkların egemen olduğu bir dönemin aynasıdır.

            Şair bu kitabında; bir yandan yurt üzerine yazdığı şiirlerle dikkat çekerken, bir yandan da kendine dönük duyguları dile getirir. Altıncı kitabı olarak yayımlanan Şiirler adlı kitap ilk beş kitabın toplamı olup bir eklenti bulunmamaktadır.

            Yedinci kitabı    Türk Mavisi'ndeki şiirlerini okuyunca yılların deneyimli şairinin usta söyleyişlerini bulmak mümkün olmakla beraber, uzun bir zaman içinde Külebi gibi üstada göre, oldukça az şiir yazılmış olduğunu görürüz. Bu durumda, usta şairin zaman zaman suskunluk dönemine girdiğini düşünmemek elde değildir. 

Cahit Külebi’nin, Türk Mavisi'nden yedi yıl sonra yayımladığı Yangın ise, sekizinci şiir kitabı olarak, uzun bir suskunluk döneminin ardından sesini duyurduğu ve Yeditepe Şiir Ödülü ile ödüllendirilen önemli kitaplarından biridir.  1960-1980 yılları arasındaki kargaşayı dile getiren kitap, son yıllarda yazdığı şiirlerden ve önceki kitaplarından seçtiği şiirlerden oluşmaktadır. 

Bu kitabı için Cahit Külebi, Burhan Günel’le yaptığı bir konuşmasında şöyle söylemektedir:

“Sayısı da çok olmayan iki yüz kadar şiirim o yüce ırmağın suları içinde bulunmasa bile, bugüne değin yok olup gitmemekle, o yüce ırmağa karışan bir cılga su olduğunu göstermiştir.”

“‘Yangın’ bu cılga suyunun belli bir dönemden akıp gitmesidir. Kendimi bir bakıma yenileyebildiğimi söyleyebilirim.”  

“Şiirde yasak olmamalıdır. Her şey kalıba dökülebildiğince yazılmalıdır. Ne var ki her şeyi şiire sokmak da o denli kolay değildir.”

Son kitabı Güz Türküleri ile kaynağına dönüp yalın anlatımın arkasındaki derinliği ustaca sezdirip Türkiye coğrafyasının şiirini yazan bir şair olarak Cahit Külebi ebedîleşmiştir.

Çağdaş şairlerden Ataol Behramoğlu, Cahit Külebi’nin sanatı ve şiir anlayışı hakkında “Külebi, ülke gerçeklerini, çocukluk dünyasını, halk şiirimizden ve özellikle türkülerimizden damıttığı yalın, aydınlık, lirik, yer yer izlenimci öğeler taşıyan bir şiire yansıttı. Bu özellikleriyle, çağdaş şiirimizin en çok sevilen, okunan, şiirleri gelip geçici modalar karşısında dayanıklılığını koruyan ustalardan biri oldu.”    demektedir. 

Külebi için Feyzi Halıcı’nın “Anadolu’yu şekilleyen, nakış nakış bezeyen, tekmil sözcüklerin büyücek bir sözlüğüdür Külebi’nin şiirleri.”

“Bu dümdüz, bu tam anlamıyla sade söyleyişin, musikiyle dopdolu öyle bir yanı var ki, şiirden anlayanı zevkten dört köşe eder. Memleket şiirleriyle, aşk şiirleriyle, destanlarıyla Cahit Külebi şiirimizin bir doruk noktasıdır. Atatürk’e Kurtuluş Savaşı’nda milletimizin duyduğu minnet ve şükran duygusunu, resim, musikî ve şiir olarak nasıl da bütünleştirir. Bu görüş, bu seziş, bu duyuş ve bu deyiş gönülce alkışlanır.”  biçimindeki yargısı kabul görecek bir duygunun ifadesidir.

Adnan Binyazar “Külebi’nin şiiri yapmacıksız sevgilerin dünyasında aranmalıdır. İlkeldir, modası geçmiştir, ama ‘sevgi’ sevgi olma niteliğini yitirmemiştir. Anadolu, Külebi’de öz be öz topraktır. Üreten insanoğluna sonsuz olanaklarını açan toprak. Külebi’nin şiiri işte bu toprak gibi doğal ve üretkendir.”  demektedir.      

Ahmet Özdemir de Külebi’nin sanat gücü için “Kaynağını milli sanattan alan bir şiirin şairi Külebi'dir. Hem toplumculuğun, hem romantizmin doruğuna onun dizelerinde ulaşabilirsiniz. Yurt sorunlarını,  halkımızın yoksulluğunu, talihsizliğini, perişanlığını Külebi’nin şiirlerinde burum burum burkularak okuyabilir, yaşayabilirsiniz. Şiirlerinde yalnız insanımızın kötü kaderi değil, onun bütün ruhu, adeta özü vardır.”

            “Bakan değil, ancak gören bir göz buğday tarlalarında başakların dalgalanışını, rüzgârın önünde sevgilinin saçlarının savruluşuna benzetebilirsiniz. Onun bütün şiirlerindeki seslenişi içten mi içten; benzetmeleri ince mi ince, çekici mi çekicidir…”

“Cahit Külebi’nin şiirlerini herkesin söyleyebileceği, kolay, yapmacıksız sanırsınız.  Ama yanılırsınız.”

            “Benliğinde bütünüyle Türk halkını yaşayan Cahit Külebi, ciltler dolusu kitaplara sığmayan duyguyu sadece altı kelime ile yansıtır ki, iliklerinize kadar titrer, coşarsınız:

                         Davullar zurnalar döğende,

                         Biz seni hatırlarız.

            İşte saf şiir, işte has şiir budur.  Çok kolay bir söz ama, kimsenin söyleyemediği bir söz. Özgür olmayan bir yerde, davullar zurnalar döver mi? Asker ocağına davulsuz zurnasız gidilir mi? Yüce Atatürk’e bundan güzel şükran duygularının anlatımı olur muydu?”   

biçiminde  düşüncelerini belirtmektedir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.