- 0 356 317 97 66
Cahit Külebi, yalın ve rahat anlatımı,
içtenlik ve duyarlılığıyla ilgi çeken titiz bir şair olarak hem Türk
edebiyatında hem de Türk dünyası edebiyatlarında çok sevilmiş, okunmuş, izlenmiş bir şairdir.
Türk şiirinde, Anadolu insanının yaşam
zorluklarını çiğ bir realizmle değil, doyurucu ve tutarlı bir gerçekçilikle
anlatması açısından Ataol Behramoğlu başta olmak üzere birçok toplumcu şaire
örnek olmuştur. Duru dili, halk şiiri
ile modern şiiri harman- layan üslubuyla Türkiye dışında da etkileri sürmüştür.
Feyyaz Sağlam’ın verdiği bilgilere göre, şairin “Hikâye” adlı şiiri başta olmak
üzere, Azerbaycan’dan Makedonya, Kazakistan’a; Kosova ve Romanya’dan
Bulgaristan ve Kuzey Kıbrıs’a dek birçok ülkede şiirleri çevrilmiş veya
yayımlanmıştır. Azerbaycan’da Elçin İskenderzade, KKTC’de Özker Yaşın gibi
şairler onun şiirinden etkilenerek şiirler yazmışlardır. Hatta şairin ölüm
yıldönümlerinde söz konusu ülkelerin dergilerinde şiirleri yayımlanmaya devam
etmektedir .
6. Sanat Gücü
Ahmet Oktay’ın işaret ettiği gibi Cahit Külebi’nin şiir yazmaya başladığı
yıllarda Türk şiiri, dört ayrı düşünce çerçevesinde gelişimini sürdürmekte idi.
Bunlardan birincisi; Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Ömer Bedrettin
Uşaklı, Kemalettin Kâmi Kamu vb. memleket edebiyatı çerçevesinde ürün
verenler; ikincisi, Yahya Kemal Beyatlı
ve Ahmet Hâşim’den beslenen Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı
Tarancı, Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Hamdi Tanpınar vb. sembolist ögelere önem
veren, saf şiir anlayışı çerçevesinde yazanlar; üçüncüsü, Nâzım Hikmet Ran,
İlhami Bekir, A. Kadir, Rıfat Ilgaz vb. şiirin toplumsal ve siyasal işlevi de
olduğuna inanan, halkın yoksulluğunun yansıtılmasını savunanlar; dördüncüsü de
Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret
Aksal, Necati Cumalı vb. bu üç anlayışa da karşı çıkan şairlerin yazdıkları
şiirler, şiir ortamında varlıklarını sürdürüyordu. Cahit Külebi böyle bir
ortamda şiirler kaleme almış ve hiçbir gruba girmeden kendine özgü bir yol
tutturmuştur.
Cahit Külebi bir konuşmasındaki “İlk şiirim
yayımlandıktan sonra öğretmenim Fazıl Yinal; Faruk Nafiz, Ali Mümtaz, Orhan
Seyfi vb. şairlerden daha güzel bir şiir yazdığımın farkında olup olmadığımı
sordu. Elbette farkında değildim… Sevgili öğretmenimin bu sözleri ve o günden
sonra bana karşı esirgemediği davranışları elbette ki yürekliliğimi
artırdı.” deyişinden de anlaşılacağı
gibi, kısa sürede edebî kişiliğini bulmuş; daha lise öğrencisi iken kendini
kabul ettirip büyük dergilerde şiirler yayımlamıştır.
Şiir dili, konuşma diline ve halk
söyleyişlerine yakın olan Cahit Külebi’nin şiirleri; duygu, düşünce, dil ve
söyleyiş bakımından kendine özgü bir karakter taşır. Onun temaları yaşamından,
doğadan, toplum koşullarından izler taşır.
Sevgi Sanlı ile yaptığı bir konuşmada “Ben
Anadolu’yu, Anadolu insanını yansıtmaya çalışan bir şiir yöntemi güttüm. Buna
özendim. Çocukken içimde büyük bir eziklik vardı. Ben İstanbul yaşamını
bilmiyorum. Oysaki sanatçı olmak istiyorum. İstanbul’u tanımadan nasıl romancı
olurum, nasıl öykü yazarım? Belki bilinçaltı bir dürtüyle romandan, öyküden
kaçınmışım. Şiir yazarken de kendi yaşamımı belirtmişim. Şunu demek istiyorum: Asıl olan köyü tanımak,
köyle ilgili konularda belli bir işlev göstermektir. Bunu bir ölçü içinde
yaptım. Şiirdeki ilk girişimlerimden başlayarak İstanbul’dan söz ettiğim zaman
bile Anadolu’yu yansıttım. Yaptığım iş daha sonra köy romanına dönenlerin kendi
köylerini anlatmaları biçiminde de değildir.
Halk şiirinin kendi özelliklerimle karışan bir yansıması sezilir şiirlerimde.”
Şiirini, halk şiirinin gür kaynağından
besleyen, yalın şiirden yana olan Cahit Külebi, dil devriminden, çağdaş
eğitimden ve şiir sanatından hiç ödün vermemiştir. Onun şiiri günceldir. O,
günceli geniş boyutuyla özümsemiştir. Türkçenin duru şiirlerini yazmış; içimizi
ışıtan, bize umut ve güç veren şiirler kaleme almıştır. Yaşanmış olan bir
duyarlığı hep hissettirmiştir. “Şiir Yöntemim” adlı şiirinde:
İlk ustam oldu benim halk,
Belleğimde akıp giden ırmak.
Köylü diliyle türkü çağırdım
Onlarla gülüp ağlayarak.
İkinci ustamsa doğa
Şiirlerimde alın terim
Bozkır türküsüyle doldu ciğerlerim
Taşları düzleyen rüzgâr gibi
Doğayla yontuldu dizelerim .
dörtlükleriyle şiirini halkın sesinden ve
kendi yurdunun doğasından yoğurduğunu vurgulamıştır.
Turgut
Uyar’ın ileri sürdüğü gibi “Külebi (öz geçmişine ve şiir geçmişine çok şey
borçludur). Şiirinde ne varsa yoğunlukla yaşanmış bir geçmişten çıkar
gelir. Halk şiirini halk şiiri yapan
bütün duyguları, bütün deneyleri bir kez de kendisi yaşamıştır. Bilgisel
değildir ondaki beğeni; şiirine taşıdığı yakıcı hüzün, yaşadığının kendisini
oluşturan çevre ve koşulların, doğayla bildik, yakın ilişkisinin toplamı ve
sonucudur.
Bu
yönüyle Külebi, benzeri olmayan bir örnek niteliğini taşır Türk şiirinde;
politika yapmadan halkçı şiir yapmak! Siyasal hiçbir slogan, hiçbir imâ yapma
hevesine kapılmadan bütün ezilmişliğini de, keyfini de duyurur Anadolu
insanının.
Âşık
Kerem’in Şam şehrindeki şaşkınlığı ile Külebi’nin İstanbul şehrindeki
şaşkınlığı aynı çocuksuluğu taşır. Bu çocuksuluk; kendi özünü, kendi öz
geçmişini içinde duymanın, ona inanmanın güveniyle açıklanabilir.”
Sabahattin Çağın da “İstanbul” ve “Hikâye”
şiirlerini karşılaştırdığı bir yazısının sonunda “Cahit Külebi’nin şiirinde anlatılan köylü
şehirli ilişkisindeki iki damarı tespit etmek mümkündür. Birincisi, yani
‘Hikâye’ şiiri olması gerekeni, ideal olanı; ikincisi, yani ‘İstanbul’ şiiri
ise olanı, realiteyi gözler önüne sermektedir. Külebi’nin şiirini bu gözle taradığımızda
ikinci tip şiirlerin çoğunlukta olduğu görülür. Belki de şairin büyük şehre
ısınamayıp hep ‘doğduğu yerleri’ hatırlaması bu yüzden olmalıdır.” demektedir.
Cahit Külebi, bir konuşmasında “Konularımı
nerede bulursam, orada peşini bırakmam. Bıraksam bile bir gün daha kuvvetle
kendini duyuracağına inanırım. Bazen uzun olsun diye başladığım şiirler kısa
oluverir. Kısa olsun diye başladığım uzar gider. Belki yapısı idare etmez,
benim niyetime uymaz. O zaman ya o şiirden vazgeçerim yahut bir gün işime yarar
ümidiyle bir kıyıya atarım. Çoğu zaman da bu müsveddeyi bir daha bulamam. Bir
gün farkına varmadan, başka bir şiir hâlinde aklıma geliverir.” demektedir.
l946'da yayımladığı ilk kitabı Adamın Biri'nde
umutlu özlemler, küçük kırılışların ardından iyimser direnişler, insanlara
sevgi ve acımalarıyla yaklaşımlar, gerçekçi bir yurt sevgisi, Anadolu insanının
güçlü bir tasviri ve tertemiz aşklar görülmektedir.
1940 sonrası Türk şiirinde Külebi’nin yerini
belirlemeye çalışanlardan Ahmet Hamdi Tanpınar; onu, Ziya Osman Saba, Behçet
Necatigil ve Baki Süha Ediboğlu ile birlikte “İkinci Dünya Harbi Yıllarında
Şöhretini Yapan Şairler” grubu içinde
göstermiştir. Şerif Aktaş; Behçet Necatigil,
Ceyhun Atuf Kansu, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Metin Eloğlu ve İlhan
Berk’le birlikte “Şair Kişiliklerini 1950’den Sonra Kabul Ettirenler” grubu içinde göstermiştir. İnci Enginün ise,
bir gruba dâhil etmeden 1940-1960 tarihleri arasında eser veren şairler grubu
içine sokmuştur.
1940 kuşağının en iyi temsilcilerinin başında
yer alan Külebi için Kâzım Yetiş “(...) bir tarafıyla, bazı özellikleriyle
memleketçi şiirin içindedir; diğer tarafıyla da memleketçi şiirin çerçevesini
aşmıştır. Memleketimizi, güzelliklerimizi sever ve anlatır; bununla beraber
şiirini, sanatını her zaman ön plana çıkarır.”
görüşündedir. Külebi’nin sanatı için 1940 sonrası bağımsız şairler
arasında yer veren Ahmet Kabaklı “İçinden yetiştiği Anadolu’nun ruh ve özünü
iyi tanıdığı için onu hiç yadırgamamış, ona yabancılaşmamış olan bu şairde yurda
ve halka tutkunluk, acıma ve yararlı olma duygusu önde gelir. 1940 şairlerinin
hepsinden daha fazla ve derinliğine olarak Anadolu’yu işlemektedir.”
“Orhan
Veli’nin bohem ve alaycı, Fazıl Hüsnü’nün tabiat-üstücü, Behçet Necatigil’in
yılgın ve örtülü şiir tarzları ötesinde çok ilhamcı, şiiri tesadüflere bırakan
iyimser, açık ve gerçekçi eserler vermiştir.”
“1940 nesli içinde kendi üslûbunu bulduktan
sonra yenilik peşinde koşmayan nadir şairlerdendir.” demektedir.
Gülten
Akın ise “O bir Anadolu çocuğudur. Bunu hiç unutmadı. Şiirlerini kendi
toprağından, birikmiş halk kültüründen
gelen gelenekten besledi. Orada kalmadı,
modern Batı kültürünün rengine vurdu.
Kimi kez çağdaş bir Karacaoğlan, kimi kez ülkesinin kurtuluş savaşımını
şiire taşıyan bir destancı oldu.”
diyerek Cahit Külebi’nin sanat panoramasını çizmektedir.
İsmail
Çetişli “Cahit Külebi’yi Cumhuriyet Sonrası Türk Şiirinde görülen herhangi bir
edebi grup veya anlayışa dahil etmek mümkün değildir. …1930’lardan 1990’lara uzanan dönemdeki Türk
şiirinde gelenek çizgisine çok yakın ve milli kaynaklardan beslenen, ama
kendine has, ferdi ve orijinal bir şiir kozası örme başarısına ulaşmış bir
şairamizdir. Sanatkâr duyarlılığı içinde kimi zaman da memleketine,
memleketinin insanlarına yönelmiş; bu iki dünyaya ait kalıcı, güzel, sıcak ve
samimi şiirler kaleme almıştır.”
görüşündedir. Ahmet Oktay,
Külebi’nin sanatı hakkında:
“Herşeyden önce vurgulanması gereken şudur;
Tozlu sokaklarında Ankara’nın
Her
sabah kendimi yitiriyorum
Sokaklar tutukluyor beni
Bir sonsuz boşluğa iniyorum
diyen Külebi, kentin negatifini temsil eder.
‘Çiçekle Konuşma’ gibi Garip Şiiri’nden
esintiler taşıyan ürünlerin bulunduğu ilk kitabı Adamın Biri’nde bile büyük
ölçüde taşraya, kırsal kesime, asıl ve geniş anlamında Anadolu’ya bağlıdır.
Nazım Hikmet’ten de Orhan Veli’den de farklıdır. Faruk Nafiz ya da Ömer
Bedrettin hiç değildir. Diş gıcırtısı çok sonra işitilecek bir derin kederin
sesidir.” demektedir.
Adamın Biri'ndeki şiirleriyle önemli bir
çıkış yapan Cahit Külebi, 1940 toplumcu edebiyat hareketi içinde etkin bir rol
oynamamasına, hiçbir gruba ve eğilime katılmamasına karşın şiirini kabul
ettirmiştir. İçten dili ve doğal söyleyişiyle bu dönemde kabul görmüş, doğa ve
memleket sevgisi yüklü şiirleriyle benimsenmiş, umut vaat etmeye devam
etmiştir.
“Hikâye” şiirinde “Benim doğduğum köylerde”
derken, tüm Anadolu köylerinin gereksinimlerini, akşamları eşkıyaların köyleri basmasını,
gülmesini unutmuş insanları, bıçak gibi esen rüzgârlarda Sivas yollarındaki
kağnı gıcırtısını ve sürücüleri, buğday tarlaları bile olmayan köylüleri, tüm yalınlığıyla gözlerimizin önüne
sermiştir. Doğanın insanlara sunduğu nimetlere, denizin, balıkların, rüzgârın,
kuşların ortak olduğunu ima ederek dostluk içinde bir paylaşma olduğunu vurgulamıştır.
Büyük kentte olmasına karşın köyden, küçük kent yaşamından kopmayan
aydınlardandır.
Külebi, yaşadığı zamanı yansıtan çağdaş bir
şair bilinciyle “Adamın Biri”nde:
Çifte koştuğun öküzler
Senin kadar yorgun değil kardaş!
Sen ki kış ve yaz düşünceli
Sen ki kış ve yaz yalnayak!
derken, İkinci Dünya Savaşı’nın topluma
getirdiği sıkıntıları sergilemiştir. l949'da yayımladığı ve Garipçiler’den
izler taşıyan “Cebeci Köprüsü” “Bizim
Dağlar”, “Denizin Getirdikleri” gibi şiirlerin bir araya getirildiği hissini
veren Rüzgâr'daki şiirlerin, Adamın Biri'ndekilerden daha usta işi olduğu da
hemen sezilmektedir. Nitekim “Çare” şiirindeki:
Türkiye uçsuz bucaksız ağacığım!
Bu yerlerin havası bize yaramadı,
Kalkıp başka şehirlere gidelim artık
Çare kalmadı.
deyişinde olduğu gibi Adamın Biri'ndeki
şiirlere göre Rüzgâr'daki şiirlerin daha uzun ve duygulardan düşüncelere
yönelen bir tutum aldığı görülmektedir.
Rüzgâr'da, Anadolu coğrafyası, tarihi ve
insanı daha bilinçli olarak gözler önüne serilir. Savaş yıllarının getirdiği
bazı güçlükler de ustaca şiirleştirilmiştir.
Köyü
ve köylü duyarlılığını en iyi anlattığı eserlerinden biri olan Rüzgâr'da, Cahit
Külebi'nin derdinin de sevincinin de hep yurt için olduğu sezilir. Ağladığı,
güldüğü hep Anadolu uğrunadır. Rüzgâr, aşkın, romantizmin, içli düşlerin
kaygılarıyla yüklü şiirlerden oluşmaktadır.
Çoğu kez aydın bir saz şairi görünümünde halk
şiirinin duygu dünyası ve motiflerini elinden geldiğince dizelerine aktardığı
bu kitaptaki şiirlerde, insan sevgisiyle yurt sevgisi atbaşı gitmektedir.
Mehmet
Kaplan’ın “Külebi’nin şiirlerinin çoğunda durmadan dolaşan tedirgin bir insan
hali vardır. Anadolu halk şairlerinde de görülen bu sosyal durumla alakalı olan
bu dolaşma Külebi’nin şiirleri ile halk şiirini, sadece duygu bakımından değil,
yapı bakımından da birleştirir. deyişine
karşın Külebi bir konuşmasında, “Şiir dilini halkın dilinden kurmuş olmam kimi
kez de halk motiflerinden etkilenmem, ‘büyük
ölçüde’ halk şiiri ile beslendiğimi göstermez. Şu iki noktayı yeri gelmişken
belirteyim:
Halk
şiirinden kendi yararlanma anlayışım içinde çok şey aldım. Ancak halk şiirine
benzer şeyler yazmaya hiç özenmedim.”
“Türk Dil Kurumunun varlığından bilgim
olmadığı yıllarda bile özleşmiş halk diliyle yazdım.” demektedir. Yine Münevver Doğan ve Nuray
Altıntaş’la yaptığı bir röportajda da aynı konuyu dile getiren Külebi “Her
sanatçı kendi dilini ve üslubunu (biçim) kullanırken kişiliğini de ortaya
koyar. Bütün sanat türlerinde olduğu gibi elbette geleneklerden, yaşantıdan
etkilenmek zorundadır. Ben içinde yaşadığım, geliştiğim ortamı yansıtmaya
çalıştım. Ancak daha önceki şairlerin yaptığı gibi halk şiirini taklit etmedim.
Aslında halk şiirini yansıttığı yolundaki değerlendirmenin yanlış olduğu
kanaatindeyim. Ceyhun Atuf bu konuda kendine uygun bir yöntem benimsedi. Ancak
daha sonra benden etkilendi. Ayrıca şunu belirteyim; benim şiirimdeki garip
olduğu gibi apaçık bir tepki görülmemekle birlikte; yurdumuzu, insanlarımızı
başka türlü gösteren şairlere karşı bir tepki bulunduğunu sanıyorum.” demektedir.
Halk diliyle yazması, çocukluğunda halk
şairlerinin en yoğun olduğu Zile, Artova ve Niksar gibi yörelerde yetişmesinden
kaynaklanmaktadır.
Emin Özdemir’in işaret ettiği gibi:
“Benzetmek ayrı şeydir, yararlanmak ayrı. Külebi halk şiirinden çağdaş bir
simyacı gibi yararlanır. O şiirden damıttığı ses, imge, benzetme ya da söz
öğelerini kendi söyleminin tezgâhında dokur, çağcıl bir boyut kazandırır
onlara.”
Cahit Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı
eserinde hiç de karamsar değildir. Tersine bilinçli ve umutludur. Şiirleri elle
tutulurcasına canlı ve gümbür gümbürdür.
Sanki bu kitapta Kurtuluş Savaşı'nın panoramasını çizmiştir. Cahit
Külebi'de sonsuz bir Atatürk hayranlığı vardır.
Bu hayranlık gün geçtikçe artarak büyür ve Atatürk için:
Önce adını öğrenir çocuklarımız
Eli kalem tutup yazanda
Binler yaşa yurdumuza hizmeti büyük
Kemal Paşa! Ölümsüz insan, Şanlı Atatürk
dizelerini yazar.
Dördüncü
kitabı Yeşeren Otlar'da Külebi'de yeni bir değişme sezilmekte, Adamın
Biri'ndeki olanaklar bizce daha gelişkin bir biçimde görülmektedir.
Yeşeren Otlar'daki şiirler incelendiğinde,
sıradan insanların şiirini yazan, sevi ilişkilerini dile getirirken de yaşanmış
bir duyarlılığın şairi olan Külebi'nin değişik konulara değindiği görülür. “Bir Gemi Bir Adam” adlı şiirde olduğu gibi
kötümser ve umutsuz söyleyişlerle yüklü dizelerde Adamın Biri'ndeki mizahın
gerilerde kaldığı, mizahın yerine güçlü bir lirizmin geçtiği ve bu kitapta
“Yeşeren Otlar”, “Eski Bahçe”, “Tokat'a Doğru”, “Çoban”, “Avrat”, “Sevda
Bahçesi” gibi unutulmayan, değişik ve güncelliğini yitirmeyen şiirlerin yer
aldığı görülmektedir.
Külebi,
Yeşeren Otlar'la kendisini de düşünmeye başlar. Özellikle ölüm korkusu,
bu dünyayı bırakıp gitme korkusu onu üzer. Tüm acıları sevide unutmak ister.
“Yeşeren Otlar”, “Kayıp Sevda”, “Sevda Peşinde”, “Türküler” adlı şiirleri bu
düşüncenin ürünleridir.
Külebi'nin
beşinci kitabı Süt'te ise, düşünce yönü daha ağır basan şiirlerin yer aldığı
görülmektedir.
Erzurum'dan kalkar bir uçak
Hay benim yoksul memleketim!
Ne orman, ne bahçe bir dilim,
Dağlar
omuz omuza kayalık çorak.
biçimindeki dizelerinde yurtseverlikle
uyarıcı örnekler vermektedir. Külebi, “Köy Öğretmenleri”, “Tek Tanrı Sevi” gibi
şiirlerinde Anadolu'yu en çarpıcı biçimiyle verirken, “Ülser”de olduğu gibi,
bazı şiirlerinde karamsar düşüncelere dalmaktadır. Denebilir ki “Süt”,
Külebi’nin yaşamında umudun yitiminin ve karamsarlıkların egemen olduğu bir
dönemin aynasıdır.
Şair
bu kitabında; bir yandan yurt üzerine yazdığı şiirlerle dikkat çekerken, bir
yandan da kendine dönük duyguları dile getirir. Altıncı kitabı olarak
yayımlanan Şiirler adlı kitap ilk beş kitabın toplamı olup bir eklenti
bulunmamaktadır.
Yedinci
kitabı Türk Mavisi'ndeki şiirlerini
okuyunca yılların deneyimli şairinin usta söyleyişlerini bulmak mümkün olmakla
beraber, uzun bir zaman içinde Külebi gibi üstada göre, oldukça az şiir
yazılmış olduğunu görürüz. Bu durumda, usta şairin zaman zaman suskunluk
dönemine girdiğini düşünmemek elde değildir.
Cahit Külebi’nin, Türk Mavisi'nden yedi yıl
sonra yayımladığı Yangın ise, sekizinci şiir kitabı olarak, uzun bir suskunluk
döneminin ardından sesini duyurduğu ve Yeditepe Şiir Ödülü ile ödüllendirilen
önemli kitaplarından biridir. 1960-1980
yılları arasındaki kargaşayı dile getiren kitap, son yıllarda yazdığı
şiirlerden ve önceki kitaplarından seçtiği şiirlerden oluşmaktadır.
Bu kitabı için Cahit Külebi, Burhan Günel’le
yaptığı bir konuşmasında şöyle söylemektedir:
“Sayısı da çok olmayan iki yüz kadar şiirim o
yüce ırmağın suları içinde bulunmasa bile, bugüne değin yok olup gitmemekle, o
yüce ırmağa karışan bir cılga su olduğunu göstermiştir.”
“‘Yangın’ bu cılga suyunun belli bir dönemden
akıp gitmesidir. Kendimi bir bakıma yenileyebildiğimi söyleyebilirim.”
“Şiirde yasak olmamalıdır. Her şey kalıba
dökülebildiğince yazılmalıdır. Ne var ki her şeyi şiire sokmak da o denli kolay
değildir.”
Son kitabı Güz Türküleri ile kaynağına dönüp
yalın anlatımın arkasındaki derinliği ustaca sezdirip Türkiye coğrafyasının
şiirini yazan bir şair olarak Cahit Külebi ebedîleşmiştir.
Çağdaş şairlerden Ataol Behramoğlu, Cahit
Külebi’nin sanatı ve şiir anlayışı hakkında “Külebi, ülke gerçeklerini,
çocukluk dünyasını, halk şiirimizden ve özellikle türkülerimizden damıttığı
yalın, aydınlık, lirik, yer yer izlenimci öğeler taşıyan bir şiire yansıttı. Bu
özellikleriyle, çağdaş şiirimizin en çok sevilen, okunan, şiirleri gelip geçici
modalar karşısında dayanıklılığını koruyan ustalardan biri oldu.” demektedir.
Külebi için Feyzi Halıcı’nın “Anadolu’yu
şekilleyen, nakış nakış bezeyen, tekmil sözcüklerin büyücek bir sözlüğüdür
Külebi’nin şiirleri.”
“Bu dümdüz, bu tam anlamıyla sade söyleyişin,
musikiyle dopdolu öyle bir yanı var ki, şiirden anlayanı zevkten dört köşe
eder. Memleket şiirleriyle, aşk şiirleriyle, destanlarıyla Cahit Külebi
şiirimizin bir doruk noktasıdır. Atatürk’e Kurtuluş Savaşı’nda milletimizin
duyduğu minnet ve şükran duygusunu, resim, musikî ve şiir olarak nasıl da bütünleştirir.
Bu görüş, bu seziş, bu duyuş ve bu deyiş gönülce alkışlanır.” biçimindeki yargısı kabul görecek bir
duygunun ifadesidir.
Adnan Binyazar “Külebi’nin şiiri yapmacıksız
sevgilerin dünyasında aranmalıdır. İlkeldir, modası geçmiştir, ama ‘sevgi’ sevgi
olma niteliğini yitirmemiştir. Anadolu, Külebi’de öz be öz topraktır. Üreten
insanoğluna sonsuz olanaklarını açan toprak. Külebi’nin şiiri işte bu toprak
gibi doğal ve üretkendir.” demektedir.
Ahmet Özdemir de Külebi’nin sanat gücü için
“Kaynağını milli sanattan alan bir şiirin şairi Külebi'dir. Hem toplumculuğun,
hem romantizmin doruğuna onun dizelerinde ulaşabilirsiniz. Yurt
sorunlarını, halkımızın yoksulluğunu,
talihsizliğini, perişanlığını Külebi’nin şiirlerinde burum burum burkularak
okuyabilir, yaşayabilirsiniz. Şiirlerinde yalnız insanımızın kötü kaderi değil,
onun bütün ruhu, adeta özü vardır.”
“Bakan
değil, ancak gören bir göz buğday tarlalarında başakların dalgalanışını,
rüzgârın önünde sevgilinin saçlarının savruluşuna benzetebilirsiniz. Onun bütün
şiirlerindeki seslenişi içten mi içten; benzetmeleri ince mi ince, çekici mi
çekicidir…”
“Cahit Külebi’nin şiirlerini herkesin
söyleyebileceği, kolay, yapmacıksız sanırsınız.
Ama yanılırsınız.”
“Benliğinde
bütünüyle Türk halkını yaşayan Cahit Külebi, ciltler dolusu kitaplara sığmayan
duyguyu sadece altı kelime ile yansıtır ki, iliklerinize kadar titrer,
coşarsınız:
Davullar zurnalar döğende,
Biz seni hatırlarız.
İşte
saf şiir, işte has şiir budur. Çok kolay
bir söz ama, kimsenin söyleyemediği bir söz. Özgür olmayan bir yerde, davullar
zurnalar döver mi? Asker ocağına davulsuz zurnasız gidilir mi? Yüce Atatürk’e
bundan güzel şükran duygularının anlatımı olur muydu?”
biçiminde
düşüncelerini belirtmektedir. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.