- 0 356 317 97 66
Bilindiği üzere
1932’deki 1.Türk Dil Kurultayı’nın açılış günü olarak kabul edilen 26 Eylül DİL
BAYRAMI olarak kabul edilir ve kutlanır.
Dil; bir milletin tarihidir,
kültürüdür, düşüncesidir, sanatıdır ve hafızasıdır. Geçmişten geleceğe uzanan
en güçlü köprülerden birisidir. Bu köprünün çok güçlü tutulması gerektiğine hiç
kuşku yoktur.
Gazi Mustafa
Kemal Atatürk, Türkçenin millet hayatındaki önemini çok iyi kavramış ve
Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren Türk dili üzerinde kapsamlı çalışmalar
yapılmasını desteklemiştir.
Atatürk'ün şu sözleri, Türkçeye verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin
olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir.”
Atatürk bir başka sözünde ise şöyle ifade eder:
“Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla
işlensin.”
Bu söz, bizlere önemli bir görev yüklemektedir: Türkçeyi yalnızca
kullanmak değil, onu bilinçle geliştirmek.
Çünkü bir dil zayıflarsa, o dille birlikte o milletin kültürel hafızası da
zayıflar. Dilimizi korumak; tarihimize, kültürümüze ve gelecek kuşaklara karşı
sorumluluğumuzdur.
Dilin özgünlüğünün korunmasında, kültür aktarımının etkililiğinde masal,
destan, hikâye, türkü, şiir, fıkra, atasözü, deyim, bilmece, tekerleme vd
önemli unsurlardır. Bu unsurların nesilden nesile doğru olarak iletilmesi
gerekir.
Bu bağlamda Özhaber
olarak, emekli eğitimci ve MEB Müfettişi gazetemiz yazarlarından İsmail
ÇELEBİ’nin derlemeleriyle DEYİMLER VE ÖYKÜLERİ’ni 4. sayfadan yayınlamaya
başladık.
ABAYI YAKMAK: (Birisine âşık olmak, tutulmak,
gönül vermek anlamında kullanılan bir deyimdir.)
Aba,
özellikle tekkelere mensup, tasavvuf ehli dervişlerin giydiği kalın yün
kumaştan yapılan ve elbise üstüne giyilen bir çeşit ucuz üstlüktür.
Tekke
olurda, derviş olurda burada hizmet ehli pir, mürşit olmaz mı? Bu topluluk cem
olup muhabbet etmez mi? Muhabbetin, sohbetin olduğu yerde doğal olarak ocak ta
yanar, ocak ta kaynar.
Anadolu’nun
bu dergâhlarından birinde pir konuşur, dervişler huşû içinde dinlerler adeta
kendilerinden geçerler. Bir taraftan da mekânı ısıtan ocak yanar ha yanar. Meşe
odunlarının ısısı muhabbetin sıcağında soğuk kalır. Dervişin birisi muhabbetin
lezzetine öylesine kendisini kaptırır ki sırtındaki aba ocakta tutuşur da
farkına bile varmaz, varamaz. Diğer dervişler dahi “abanın yandığını”
görmezler, dumanı fark etmezler. Sonunda hep birlikte seslenirler; abayı
yaktın, abayı yaktın !
Son
sözü Pir söyler; Allah aşkına, hak aşkına, yâr aşkına, yol aşkına yananlar
dünya ateşinin farkına varmazlar.
Bu olay dilimizde argolaşarak;
özellikle birisine sevdalanıp âşık olanlar için kullanılmaktadır.
ADAM OLMAK: (Toplumun kabul ettiği güzel ahlâk
sahibi insan olmak.)
Bir
adamın delikanlılık çağında dik başlı bir oğlu varmış. Annesi babasının “olur”
dediğine olmaz, “olmaz” dediğine olur diyen, ak’ı-kara, kara’yı-ak diye savunan
aksi gelişim özellikleri gösteren huysuz bir tipmiş. Saygısız hareketleri
oldukça fazlaymış. Öyle ki oğlunun bu davranışları babasının canına tak etmiş
ve dayanamamış; “Oğlum senden adam olmaz!” demiş.
Babasının
bu sözü oğlunun çok zoruna gider ve evi terk eder, başını alıp kim bilir
nerelere gider… Anayı, babayı ne arar, ne de sorar. Ama hırslıdır; eğitim
görür, okur, meslek sahibi olur, anlatılış bu ya kendi iline de Vali olarak
atanır. Makama oturur oturmaz ilk emrini verir; “Falan köydeki şu kadını ve
kocasını alıp acele makamıma getirin.”
İyice
yaşlanmış olan ana, baba at üstünde saatlerce yolculuktan sonra oğulları olan
Vali’nin makamında huzura alınırlar. Oğul Vali, ana babasının ellerini öperek, hoş
geldiniz demek yerine makam koltuğundan dahi kalkmadan; “Bana adam
olamazsınız demiştiniz, bakın ben koskoca vali oldum, iyi bakın beni
tanıyabilecek misiniz?” deyince, baba biraz da iç çekerek:
-Ah
evlat aaah! Ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Doğru
söylemişim. Eğer adam olsaydın hasta ve yaşlı olan ana ve babanı Devletin
askeriyle yaka paça buraya getirmez, kalkar evimize gelir elimizi öperdin.
ASAYİŞ
BERKEMÂL: (Toplumda
huzur ve güvenliğin sağlandığı anlamında bir deyim olsa da aslında işlerin hiç
de yolunda gitmediğinin alaycı bir dille ifade edildiği bir deyim olarak da
kullanılır.)
Osmanlı
İmparatorluğuna bağlı bulunan Irak’ın Musul ve Bağdat gibi vilayetlerinde
asayiş günden güne bozulur, yabancı devletlerin de kışkırtmasıyla türeyen
eşkıyalar baskın üzerine baskınlar yaparak halkı canından bezdirirler. Ama
İstanbul’un bu durumdan haberi yoktur. Bağdat ve Musul’un yerel yöneticileri
bölgedeki otorite boşluğunu gizlemek için resmi vilayet gazetesinde basmakalıp aynı
manşeti atar dururlar:
“Sâye-i
asayiş-vâye-i padişahide, vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş
berkemaldir.” (Yani: Padişahımızın kusursuz idaresi sayesinde vilayetimizin her
tarafında güvenlik ve huzur tamdır, her şey yolundadır.)
Ama
bölgede her gün yağmalar, hırsızlıklar, cinayetler hiç eksik olmaz. Bugünün
nasıl ki gerçekleri haykıran ozanları var ise o günün de şairleri varmış ki
Kerküklü şair Şeyh Rıza Efendi daha fazla dayanamayıp gazete idaresine
iğneleyici bir mektup yazarak şu beyti gönderir.
“Katl
ü nehb-i eşkıyadan millet oldu pâyimal / Emn ü asayiş yine elhamdülillah
berkemâl.” (Günümüz Türkçesiyle: Eşkıyanın öldürmesinden ve
yağmalamasından millet ayaklar altında kaldı, perişan oldu / Ama Allah’a şükür
gazeteye bakarsan asayiş yine çok mükemmel.)
Bu
şairin ironik çıkışından sonra halk arasında gerçeği yansıtmayan, sadece günü
kurtarmak amacıyla söylenen durumlar için söz gerçekten anlamından uzaklaşarak “asayiş
berkemal” ifadesi dalga geçmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Yine de bu söz günümüzde kolluk
kuvvetlerince; her şey yolunda, güvenlik sorunu yok anlamında kullanılmaktadır.
BAKLAYI
AĞZINDAN ÇIKARMAK: (Gizlenen,
söylenmek istenmeyen bir sözü söylemenin tam da zamanının geldiğini belirtmek
için kullanılan bir deyimdir.)
Adamın
birisi küfürcü mü küfürcüymüş. İyi şey olursa da sinkaf, kötü şey olursa da
sinkaf. Kendisi de aslında bu durumundan memnun değilmiş ama ağzı alışmış bir
defa olur olmaz her şeyde küfürleri sıralıyormuş. Hanımı o kadar rica etmiş,
ısrar etmiş “herif vazgeç bu huyundan, yaşın kemale erdi, torun toprak sahibi
oldun, şu küfrü terk et artık” dese de bir türlü adam bu huyundan vazgeçememiş.
Mahallede
sözü dinlenir, ağzından bal akan, çok itibarlı bir dergâh dervişi varmış. Hanım
hatun bu dervişe gitmeye karar vermiş ve kocasının küfürbazlığını anlatmış.
Derviş, adamı yanına çağırmış ve kendisine tembih etmiş, haftanın belirli
günlerinde dergâha geleceğini, sohbetlere katılacağını, zaman zaman halkın
içine birlikte gideceklerini anlatarak kendisine bir avuç bakla vermiş. Küfür
edeceğin zaman bu bakladan bir tane ağzına alacak ve küfür etmeyeceksin,
ağzında eridiği zaman bir tane daha alacaksın diye de öğütlemiş, adam
‘eyvallah’ demiş.
Bizim
küfürcü, dervişin sözlerini tutmuş, sohbetlere de katılmış, küfür edeceği zaman
ağzına bakla da almaya başlamış… Sözü lisan gayet güzel gidiyor…
Derviş bir gün halkın içine çıkarken
bu adamı da yanına alır. Bir mahalle arasından geçerken kadının biri pencereden
avazı çıktığı kadar bağırır; -Derviş biraz bekle n’olur! Derviş şaşırır,
beraberindekilerle beklemeye başlar, bir süre sonra kadın tekrar pencereye
gelir, “tamam derviş baba gidebilirsiniz” deyince derviş sorar; Bacı bizi niye
beklettin?
Kadın:
-Çok önemli değil, tavukları
kuluçkaya yatırırken bir şeyhin, dervişin kırmızı sarığına bakıldıktan sonra
yatırılırsa civcivler kırmızı ibikli horoz oluyormuş, deyince koca Derviş bir
şey söyleyememiş ama sadece yanındaki tövbekar küfürbaza;
-Baklayı çıkar ağzından, diyebilmiş.
BALIK
KAVAĞA ÇIKINCA: (Gerçekleşmeyecek
bir durumun gerçekleşmesi kabul edilirse, varsayılırsa anlamında kullanılır.)
Eskiden
İstanbul gerçek bir balıkçı şehriymiş. Balığı da balıkçısı da yiyeni de çokmuş.
Tutulan balıklar hemen oracıkta, pazarlarda, merkezi yerlerde satılırmış. Ama
Rumeli Kavağı, Anadolu Kavağı gibi uzak ücra yerlere ancak çok fazla tutulduğu
günlerde götürülüp satılırmış. Tabi o zamanlar buralar Eminönü, Karaköy gibi
yerlere göre uzak ücra yerler. Anadolu ve Rumeli Kavağındaki pazarlarda balık
satılması, balığın çok bol olduğunun ve ucuzlamış olduğunun göstergesi
sayılırmış.
Günlerden
bir gün ihtiyar bir kadının canı balık çekmiş, pazara gidip bir balıkçı
tezgâhına yanaşmış, beğendiği balığın az bulunduğu zamanmış fiyatını sorunca
çok pahalı gelmiş. Kadıncağız söylenen fiyatın yarısına almak istemiş.
Balıkçı
istediği balığın az çıktığından ve fiyatının pahalı olduğundan bahsederek;
Hanım teyze o senin dediğin fiyat ancak balık Kavağa çıkınca olur, der.
Kastedilen kavak ağaç olan kavak değil, Rumeli Kavağı ile Anadolu Kavağı’dır.
Bu
sözün anlamı bugün değişerek “bir işin hiçbir zaman olmayacağını anlatmak” için
kullanılır olmuş, “kurbağa ağaca çıkınca” gibi de türevleri geliştirilmiştir.