- 0 356 317 97 66
EL ELİN EŞEĞİNİ TÜRKÜ ÇAĞIRARAK ARAR: (İnsanın kendi
sorunlarına başkaları gereken önemi vermez, anlamındadır.)
Bu
söz Nasrettin Hoca’ya mal edilir. Bölgenin karakol kumandanının eşeği kaybolur.
Eşek deyip de geçmeyin, bakımlı mı, heybetli mi heybetli. Herkesin duruşuna
bile imrendiği bir eşek. Komutan üzerine bindiği zaman sanırsın küheylan ata
binmiş gibi.
Aksilik
bu ya bir gün kumandanın eşeği kaybolur. Değil karakoldakiler, bütün çevredeki
yürüyen insanlar hep seferber edilir. Kumandanın eşeği ya bulunacak, ya
bulunacak… Dere, tepe, dağ, taş ararlar, eşek yok oğlu yok… Derken komşu
köydeki Nasrettin Hoca’yı çağırıp eşeği aratırlar.
Hoca
efendi kendi eşeğine biner, bir el kulak eder, başlar türkü söyleyerek kumandan
eşeğini aramaya…. Hocayı bu haliyle görenler sorar: -Hayr’ola hoca sizin köyden
gelmişsin de buralarda ne arıyorsun? Hoca; Kumandanın eşeği kaybolmuş ya işte
onu arıyorum, deyince ordakiler basmış kahkahayı! .. İlahi hoca efendi böyle
arama mı olur..
-Köftehorlar
ya nasıl olur? El elin eşeğini ağlayarak mı arar, böyle türkü söyleyerek arar.
EŞEK SUDAN GELİNCEYE KADAR DÖVMEK: (Yaptığı işten
pişmanlık uyandırmak için uygulanacak yaptırıma dikkat çekmek için söylenir.)
Eskiden
cephedeki askeri birliklerin su ihtiyacı şimdiki gibi motorize ekiplerle
sağlanamazdı. Olsa bile dağa taşa yol olacak ki motorlu araçlar gidebilsin. Her
koşulda en uygun vasıta; at, eşek, katır gibi hayvanlardı.
Söylenir
ki; Balkan Harbi’nde bölüğün su ihtiyacını “saka neferleri” karşılardı. Sakalar
kendilerine tahsisli merkeplerle askere su taşırlardı. Yarım saat, bir saat
uzaklıktaki pınarlardan fıçıları doldurur doldurur gelip askere
yetiştirirlerdi. Görünür de kolay gibi geliyor ama merkebe binemezler yürüyerek
gidip gelirlerdi.
Bir
gün su getirmeye giden saka pınardan suyu doldurur, elini yüzünü yıkar,
serinler, biraz dinleneyim demeye kalmaz ki gözleri dalar oracıkta uyuya kalır.
Eşek de çimenler üzerinde otlarken ta uzaklara gitmiş. Cephedeki askerlerin
gözü yollarda kalmış, bir türlü suyun gelmemesini anlayamamışlar. Bölüğün
onbaşıları, çavuşları seferber olmuşlar, gelip bakmışlar ki bizim saka pınarın
başında horul horul uyuyor. Bir onbaşı ile çavuş eşeği araya dursun diğerleri
sakayı aldıkları gibi bölük kumandanı alaylı yüzbaşının karşısına çıkarırlar.
Çok
sert ve tavizsiz birisi olan yüzbaşı sakayı sorguya çeker. Uyuduğunu ve eşeği
de kaçırdığını öğrenince sakayı çadırın direğine bağlar ve başlar dayak atmaya.
Can acısı ile avaz avaz bağıran saka: Aman yüzbaşım, artık dövme! Söz bir daha
uyumayacağım, dedikçe yüzbaşı:
-Acele
etme, suya giden eşek daha bulunmadı. Eşek gelinceye kadar dayak yiyeceksin ki
bir daha eşeğine sahip olup muharebe yerinde vazife başında uyumayacaksın,
demiş.
ANANI ÖPEN KADI İSE KİME ŞİKÂYET EDECEKSİN:
(Herhangi bir güç karşısında çaresiz kalındığında, şikayet
edilecek mercie güvenilmediğinde kullanılan bir deyimdir.)
Zamanında
birinde o günün yargıcı olan ‘Kadı’ bir fırının önünden geçer. Fırından mis
gibi bir koku gelir Kadı’nın burnuna girer. İçeri girer bakar ki ördek etiyle
yapılmış güveç buharıyla durmaktadır. Kadı bu güveci almak isteyince fırıncı
“hayır” diyemez, verir. Bir süre sonra güvecin sahibi müşteri gelir ördek
güvecini ister. Fırıncı “senin ördek uçtu” deyince bir kavgadır çıkar. Araya bir müşteri girer, fırıncı kazaen bu
arabulucunun gözünü çıkarır… Eyvah ki eyvah ! Korkan fırıncı kaçar, saklanmak
için duvarın öbür tarafına atlarken bir hamile kadının üstüne düşer kadın
çocuğunu düşürür. Mağdurlar düşerler fırıncının peşine… Yakalamalarına fırsat
kalmadan zaptiye “Dur ! Kaçma!” der ve fırıncıyı yakaladığı gibi şikayetçilerle
birlikte Kadı’nın huzuruna çıkarır. Tabiki Kadı fırıncıyı görür görmez tanımaz
mı? Yine de sorar; -Nedir derdiniz anlatın bakalım? Ördeğin sahibi: “Bu fırıncı
benim ördeğimi hiç etti”, Kadı, fırıncıya sorar: “Ne yaptın bu adamın
ördeğini?” Fırıncı: -Uçtu. Deyince Kadı, önündeki kara kaplı kitaba bakar:
-Lügatte
ördek, ‘tayyar’ yani uçar anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değildir.
AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI (Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan
kaldırmaya çalışırken bazen hiç beklenmedik sürpriz olaylar çıkar ve daha büyük
engeller karşınıza dikilir. Böyle durumlarda bu deyim kullanılır.)
Deyimin öyküsü Osmanlı
tarihine dayanır. Yavuz Sultan Selimin Yemen’i Osmanlı topraklarına katmasından
bir süre sonra Yemen’de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi
Sinan Paşa duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde
kalmıştı.Söylentiye göre Sinan Paşanın askerleri bir gün çölde konaklamış.
Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri
büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar.Bu sırada
bir fırtına çıkmış ve rüzgarın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin üstüne
inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış.Kumların altında kalan pirinçlere
bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına:-Biz Allah’ın
nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az
bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu tanrımız, Kabe’ye
hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim
başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim, diyerek arkadaşlarını
güldürmüş.
DİMYAT'A PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN
OLMAK: (Daha
iyi ve kazançlı bir şey elde etmeye çalışırken elindekini de kaybetmek
durumuyla ilgili söylenen bir deyimdir.)
Dimyat,
Mısır’da Süveyş Kanalı ağzında ticari bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur
pirinçleri ince hasırdan örülmüş torbalarla bu iskeleden Türkiye’ye gelirmiş.
Karamanlı
tüccar, o yıl ürettiği buğdayı, darıyı, bulgunu ne varsa satar, cebine
altınlarını koyar gemiyle Dimyat’a gidip pirinç alıp Türkiye’ye getirecek ve
iyi satışlar yaparak, iyi kârlar yapacaktır, evinden sattıklarını da fazlasıyla
yerine koyacaktır, büyük hayallerle yola çıkar. Çıkmasına çıkar ama gemi
Akdeniz’in ortasında Arap korsanlarının saldırısına uğrar, gemiyi, yolcuları
soyup soğana çevirirler. Bizim Karamanlı tüccarın da üzerinde sadece elbisesi
kalır. Bütün altınlar gitmiştir.Tüccar olarak gemiye binen Karamanlı iflas
olarak yurda döner.
Ne
oldu diye soranlara:
-Dimyat’a
pirince giderken evdeki bulgurdan da olduk, der.
DİNGO’NUN AHIRI: (Girenin çıkanın belli
olmadığı, her önüne gelenin girip çıktığı, disiplinsiz, başıboş durumlar için
söylenir.)
Eskiden
İstanbul’da ulaşım için atlı tramvaylar kullanılırdı. İki at ile çekilen
tramvaylar Taksim’e doğru yokuş çıkarken doğal olarak yorulur, yorulan atların
önüne veya yerine dinlenme yerlerinde fazladan atlar koşulur. Gerek dinlenecek
atlar, gerekse dinlenmiş atların bulunduğu mekân ise Taksim’de Dingo isimli bir
Rum vatandaşın ahırıdır. Dingo’nun bu ahırına bazı atlar girer, bazıları çıkar,
kimisi atının yanına girer, kimisi atının yanından çıkar… Velhasılı giren çıkan
belli değildir…
Bu
durumlar için “Burası Dingo’nun ahırı mı ya!” benzeri söyleyiş günümüze
kadar gelmiştir.