DEYİMLER VE ÖYKÜLERİ

 
Deyimler; sözü uzatmaz, anlamı derinleştirir - Derleyen İsmail ÇELEBİ - Emekli Eğitimci - MEB Müfettişi

EL ELİN EŞEĞİNİ TÜRKÜ ÇAĞIRARAK ARAR: (İnsanın kendi sorunlarına başkaları gereken önemi vermez, anlamındadır.)

 

            Bu söz Nasrettin Hoca’ya mal edilir. Bölgenin karakol kumandanının eşeği kaybolur. Eşek deyip de geçmeyin, bakımlı mı, heybetli mi heybetli. Herkesin duruşuna bile imrendiği bir eşek. Komutan üzerine bindiği zaman sanırsın küheylan ata binmiş gibi.

            Aksilik bu ya bir gün kumandanın eşeği kaybolur. Değil karakoldakiler, bütün çevredeki yürüyen insanlar hep seferber edilir. Kumandanın eşeği ya bulunacak, ya bulunacak… Dere, tepe, dağ, taş ararlar, eşek yok oğlu yok… Derken komşu köydeki Nasrettin Hoca’yı çağırıp eşeği aratırlar.

            Hoca efendi kendi eşeğine biner, bir el kulak eder, başlar türkü söyleyerek kumandan eşeğini aramaya…. Hocayı bu haliyle görenler sorar: -Hayr’ola hoca sizin köyden gelmişsin de buralarda ne arıyorsun? Hoca; Kumandanın eşeği kaybolmuş ya işte onu arıyorum, deyince ordakiler basmış kahkahayı! .. İlahi hoca efendi böyle arama mı olur..

            -Köftehorlar ya nasıl olur? El elin eşeğini ağlayarak mı arar, böyle türkü söyleyerek arar.

EŞEK SUDAN GELİNCEYE KADAR DÖVMEK: (Yaptığı işten pişmanlık uyandırmak için uygulanacak yaptırıma dikkat çekmek için söylenir.)

 

            Eskiden cephedeki askeri birliklerin su ihtiyacı şimdiki gibi motorize ekiplerle sağlanamazdı. Olsa bile dağa taşa yol olacak ki motorlu araçlar gidebilsin. Her koşulda en uygun vasıta; at, eşek, katır gibi hayvanlardı.

            Söylenir ki; Balkan Harbi’nde bölüğün su ihtiyacını “saka neferleri” karşılardı. Sakalar kendilerine tahsisli merkeplerle askere su taşırlardı. Yarım saat, bir saat uzaklıktaki pınarlardan fıçıları doldurur doldurur gelip askere yetiştirirlerdi. Görünür de kolay gibi geliyor ama merkebe binemezler yürüyerek gidip gelirlerdi.

            Bir gün su getirmeye giden saka pınardan suyu doldurur, elini yüzünü yıkar, serinler, biraz dinleneyim demeye kalmaz ki gözleri dalar oracıkta uyuya kalır. Eşek de çimenler üzerinde otlarken ta uzaklara gitmiş. Cephedeki askerlerin gözü yollarda kalmış, bir türlü suyun gelmemesini anlayamamışlar. Bölüğün onbaşıları, çavuşları seferber olmuşlar, gelip bakmışlar ki bizim saka pınarın başında horul horul uyuyor. Bir onbaşı ile çavuş eşeği araya dursun diğerleri sakayı aldıkları gibi bölük kumandanı alaylı yüzbaşının karşısına çıkarırlar.

            Çok sert ve tavizsiz birisi olan yüzbaşı sakayı sorguya çeker. Uyuduğunu ve eşeği de kaçırdığını öğrenince sakayı çadırın direğine bağlar ve başlar dayak atmaya. Can acısı ile avaz avaz bağıran saka: Aman yüzbaşım, artık dövme! Söz bir daha uyumayacağım, dedikçe yüzbaşı:

            -Acele etme, suya giden eşek daha bulunmadı. Eşek gelinceye kadar dayak yiyeceksin ki bir daha eşeğine sahip olup muharebe yerinde vazife başında uyumayacaksın, demiş.

 

 

ANANI ÖPEN KADI İSE KİME ŞİKÂYET EDECEKSİN: (Herhangi bir güç karşısında çaresiz kalındığında, şikayet edilecek mercie güvenilmediğinde kullanılan bir deyimdir.)

            Zamanında birinde o günün yargıcı olan ‘Kadı’ bir fırının önünden geçer. Fırından mis gibi bir koku gelir Kadı’nın burnuna girer. İçeri girer bakar ki ördek etiyle yapılmış güveç buharıyla durmaktadır. Kadı bu güveci almak isteyince fırıncı “hayır” diyemez, verir. Bir süre sonra güvecin sahibi müşteri gelir ördek güvecini ister. Fırıncı “senin ördek uçtu” deyince bir kavgadır çıkar. Araya  bir müşteri girer, fırıncı kazaen bu arabulucunun gözünü çıkarır… Eyvah ki eyvah ! Korkan fırıncı kaçar, saklanmak için duvarın öbür tarafına atlarken bir hamile kadının üstüne düşer kadın çocuğunu düşürür. Mağdurlar düşerler fırıncının peşine… Yakalamalarına fırsat kalmadan zaptiye “Dur ! Kaçma!” der ve fırıncıyı yakaladığı gibi şikayetçilerle birlikte Kadı’nın huzuruna çıkarır. Tabiki Kadı fırıncıyı görür görmez tanımaz mı? Yine de sorar; -Nedir derdiniz anlatın bakalım? Ördeğin sahibi: “Bu fırıncı benim ördeğimi hiç etti”, Kadı, fırıncıya sorar: “Ne yaptın bu adamın ördeğini?” Fırıncı: -Uçtu. Deyince Kadı, önündeki kara kaplı kitaba bakar:

            -Lügatte ördek, ‘tayyar’ yani uçar anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değildir.

 

 

AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI (Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan kaldırmaya çalışırken bazen hiç beklenmedik sürpriz olaylar çıkar ve daha büyük engeller karşınıza dikilir. Böyle durumlarda bu deyim kullanılır.)

 

Deyimin öyküsü Osmanlı tarihine dayanır. Yavuz Sultan Selimin Yemen’i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra Yemen’de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı.Söylentiye göre Sinan Paşanın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar.Bu sırada bir fırtına çıkmış ve rüzgarın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış.Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına:-Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu tanrımız, Kabe’ye hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim, diyerek arkadaşlarını güldürmüş.

 

 

 

DİMYAT'A PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLMAK: (Daha iyi ve kazançlı bir şey elde etmeye çalışırken elindekini de kaybetmek durumuyla ilgili söylenen bir deyimdir.)

 

            Dimyat, Mısır’da Süveyş Kanalı ağzında ticari bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri ince hasırdan örülmüş torbalarla bu iskeleden Türkiye’ye gelirmiş.

            Karamanlı tüccar, o yıl ürettiği buğdayı, darıyı, bulgunu ne varsa satar, cebine altınlarını koyar gemiyle Dimyat’a gidip pirinç alıp Türkiye’ye getirecek ve iyi satışlar yaparak, iyi kârlar yapacaktır, evinden sattıklarını da fazlasıyla yerine koyacaktır, büyük hayallerle yola çıkar. Çıkmasına çıkar ama gemi Akdeniz’in ortasında Arap korsanlarının saldırısına uğrar, gemiyi, yolcuları soyup soğana çevirirler. Bizim Karamanlı tüccarın da üzerinde sadece elbisesi kalır. Bütün altınlar gitmiştir.Tüccar olarak gemiye binen Karamanlı iflas olarak yurda döner.

            Ne oldu diye soranlara:

            -Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduk, der.

 

DİNGO’NUN AHIRI: (Girenin çıkanın belli olmadığı, her önüne gelenin girip çıktığı, disiplinsiz, başıboş durumlar için söylenir.)

 

            Eskiden İstanbul’da ulaşım için atlı tramvaylar kullanılırdı. İki at ile çekilen tramvaylar Taksim’e doğru yokuş çıkarken doğal olarak yorulur, yorulan atların önüne veya yerine dinlenme yerlerinde fazladan atlar koşulur. Gerek dinlenecek atlar, gerekse dinlenmiş atların bulunduğu mekân ise Taksim’de Dingo isimli bir Rum vatandaşın ahırıdır. Dingo’nun bu ahırına bazı atlar girer, bazıları çıkar, kimisi atının yanına girer, kimisi atının yanından çıkar… Velhasılı giren çıkan belli değildir…

            Bu durumlar için “Burası Dingo’nun ahırı mı ya!” benzeri söyleyiş günümüze kadar gelmiştir.