DEYİMLER ve ÖYKÜLERİ Deyimler; sözü uzatmaz, anlamı derinleştirir.

 
Derleyen: İsmail ÇELEBİ Emekli Eğitimci – MEB Müfettişi

       SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK: (Kimseye duyurmadan gizli işler çevirenler için bu deyim kullanılır.)

 

            Su sıkıntısı çeken bir köy. Tarla su istiyor, bağ bahçe su istiyor, hayvanlar su istiyor. Köyün içinden geçen küçücük bir dere. Kime yeter bu derenin suyu! Zorunlu olarak muhtar köylüyü sıraya koymuş, sırası gelen bahçesini verilen süre kadar suluyor, yapacak bir şey yok herkes bu kurala uyacak.

            Eee her yerin bir açıkgözü mü denir kör şeytanı mı  denir ne derseniz deyin, bu köyün de böyle cinibiz bir adamı varmış. Bu uyanık! dereden bahçesine gizli bir kanal yapar, diğer köylüler durumu fark etmesin diye de kanalın üstünü toprak ve samanla kapatır, istediği zaman istediği kadar suyu bahçesine bağlar.

            O yıl havalar kurak mı kurak gider. Damla yağmur yok. Dere kurudu kuruyacak. Herkes dereden su bağlamayı unutur, kovalarla bahçesini sulamaya başlarlar. Dolayısıyla köylüler bahçelerinden o yıl istenilen verimi alamazlar; ne domates, ne biber… Ama bizim şeytanın bahçesindeki sebzeler, meyveler her yılın veriminden da daha fazladır. Adeta bahçeden bereket fışkırmıştır. Her açıkgözün karşısına bir açıkgöz çıkmaz mı? Ya da şeytan var ise bir de kör şeytan vardır. Köydeki birkaç kafadar; “Bir gece gidip bahçeye baskın yapalım, şu bereketin hikmetini anlayalım” derler. Bahçeye varıp bakarlar ki adam tezgâhı, sistemi kurmuştur. Samanlı kanalın altından gelen su için küçük bir depo yapmış, bu deponun bile üstünü atıklarla kapatmış, fark edilmiyor bile..

            Yakalayıp getirmişler; “Gel köftehor gel… Saman altından su yürütmek nasıl aklına geldi, anlat bakalım” derler, bu söz bugüne kadar söylene gelmiştir.

 

       ATI ALAN ÜSKÜDAR'I GEÇTİ: (Fırsatın kaçırılıp yapılacak bir şeyin artık kalmadığını anlatan bir sözdür.)

 

            Söze kaynaklık eden olayla ilgili olarak Köroğlu gösterilir, hikâye bu ya: Bolu Beyi’ne başkaldıran Köroğlu “bin dokuz yüz doksan dokuz” keşişi de olduğu halde göz bebeği gibi koruduğu atı KIRAT’ını çaldırır. Keşişler seferber olurlar ama bulmak ne mümkün! İş Köroğlu’na düşer. Tebdil-i kıyafet ile şehir şehir dolaşır bulamaz ve sonunda yolu İstanbul’a düşer.

            Köroğlu İstanbul’da pazarda atını görünce hemen tanır. Hemen ata müşteri olur, alıcı rolü yapar. -Efendi, bu at güzele benziyor, üstüne binip denemek isterim, deyince at hırsızı razı olur. Kırat, üzerine binenin Köroğlu olduğunu, asıl sahibini tanır ve daha Köroğlu hamle yapmadan Kırat dört nala koşmaya başlar, gelirler Sirkeci sahiline. Şimdiki gibi köprü yok karşıya sal ile geçilecek. Köroğlu sal sahibine bol verip karşıya yani Üsküdar’a geçer. Bu arada at hırsızı, aldatıldığında dolayı sızlanır, kıvranır dururmuş. Köroğlu’nun atıyla sal üzerinde karşıya geçtiğini gören birisi teselli için yanına yaklaşmış:

            -Üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar’ı geçti, der.

 

       BENİM OĞLUM BİNA OKUR DÖNER DÖNER YİNE OKUR : (Hep aynı şeyleri tekrarlama, çok çalıştığı halde yerinde sayma gibi durumlarda söylenen bir deyimdir.)

 

            Eskiden medreselerde yapılan Arapça okuma yazma öğretimini çocuklar çok zor öğrenirlermiş. Arapça dersinin temeline “emsile bina” denilir, ‘bina’ fiillerin çatılarını, ‘emsile’ fiillerin çekimini ve örneklerini içerirmiş. Bu ders medreseye yeni başlayan çocuklar için çok zormuş. Zormuş zor olmasına ama herkesin de fiillerin çatısını ve çekimlerini örnekleriyle öğrenmesi gerekirmiş. Arapça cümle kurabilmek ancak böyle mümkünmüş.

            Gerek dersin zorluğu, gerekse hocaların sert ve titizliği yüzünden sınıfta kalan  öğrencilerin eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kalırlarmış. Bu durum ana babaları o kadar bezdirmiş ki, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” diye dert yanmışlardır.

 

       BİZE DE Mİ LOLO: (Bile bile yalan söyleyen birisinin yalanlarının farkında olunduğunu anlatmak için kullanılır.)

 

            Ağzı küfürlü adam mahalleden bir komşusun ağız dolusu küfürlerini sayar durur, hakaretler üzerine hakaretler yağdırır. Komşu sabırlıdır bu küfürbaza bulaşmaz mahkemeye verir. Mahkemeye verildiğini öğrenen küfürbaz bir akıl hocası arar ve başka mahallede bir tane bulur, durumu anlatır.

            -Etme hocam, mahkeme bana ceza vermesin, ne gerekiyorsa yaparım.

            -Söylediklerimi aynen yap. Mahkemede sana ne sorarlarsa sorsunlar, sen her sorulan soruya elini kulağına da götürerek “lo lo lo” diyerek cevap ver, seni dilsiz, hatta kulağını da sağır sanırlar, böylece ceza almadan kurtulursun. Ama sonunda sarı liranı alırım, demedi deme.

            Adam bu fikri beğenir ve lirayı vereceğine de söz vererek mahkemeye gider… Yargıcı her sözüne, “lo lo lo” diyerek cevap verir, yargıç “bu adamın dili yok, nasıl hakaret edecek ki” diyerek beraatine karar verir. Tam mahkemeden çıkmış sevinerek evin yolunu tutar ki karşısına akıl hocası çıkar. “Ver bakalım bizim şu sarı lirayı” deyince adam, “lo lo lo” der.

            -Dilsiz rol taktiğini veren akıl hocası şaşırır, kızar, bağırır… “Ulan! Bize de mi lo lo?”

 

       KEÇİLERİ KAÇIRMAK: (Aklını oynatanlar için kullanan bir deyimdir.)

 

            Ağanın çobanı çok iyi çobanmış ama bir de uykuya yattı mı davul çalsan uyanmazmış mübarek! Çok iyi keçi güder, onların dillerinden anlarmış. Bir öğle vakti keçileri çeşmeye indirmiş, sulamış ve gölgeye çekilmişler. Keçiler dinlenirken bizim çoban da derin bir uykuya dalmış…

            Uykudan uyanan çoban bir de ne görsün yanında bir tane bile keçi yok.. Keçilerin gidebileceği yönlere koşa koşa gitmiş, bakmış bulamamış. Karşılaştıklarına hep aynı şeyi sormaya başlamış;-Keçileri kaçırdım, ağam beni döve döve öldürür, gördünüz mü, gördünüz mü, diye dolaşmış durmuş. Olumsuz cevap aldıkça anlamsız, abuk  subuk şeyler de söylemeye başlayınca köylüleri:

            -Keçileri kaçırdı, aklını yitirdi bizim çoban, demeye başlamışlar.

           

       ATEŞ PAHASI: (Değerinden çok pahalı olan şeyler için bugün de yaygın olarak kullanılan bir sözdür.)

           

            Osmanlı döneminde av merakı olan padişahın biri ekibiyle birlikte dağlara avlanmaya çıkar. (Bu padişahın Kanuni Sultan Süleyman olduğunu anlatanlar da vardır.) Av sırasında aniden şiddetli bir yağmur yağar. Sanki gök delinir bir türlü dinmek bilmez. Av ekibi karşılarına çıkan bir eve sığınmak zorunda kalırlar. Ev sahibi misafirlerini tanımaz ama onlar öyle güzel bir ateş yakar ki sırılsıklam olan ekip ateşin karşısında adeta kendilerinden geçerler.

            Ev sahibi yağmurun dinmediğini, gecenin bastırdığını, bu gece burada kalabileceklerini söylemiş. Üstünü başını kurutan ve rahatlayan padişah; -Vallahi şu ateş çok işe yaradı. Bin altın eder, der. Bin altını duyan ev sahibi misafirlerin önemli ve zengin kişiler olduğunu anlar. Sabah olunca padişah ev sahibine borcunu sorar. Ev sahibi de “Bin bir altın” der. Padişah bu cevaba şaşırınca ev sahibi: -Ateşin pahasını siz söylediniz, bir altın da konaklama karşılığı, der.

            O dur budur bir şeyin olduğundan fazla pahalı olduğunu belirtmek için “Ateş pahası” söylenegelir.