DEYİMLER ve ÖYKÜLERİ Deyimler; sözü uzatmaz, anlamı derinleştirir.

 
Derleyen: İsmail ÇELEBİ Emekli Eğitimci – MEB Müfettişi

YÜZÜ SİRKE SATMAK: (Hiç gülmemek, her zaman somurtkan durmak anlamına gelir.)  Günümüzde de özellikle esnaflar için kullanılan bu sözün hikâyesi de eski zamanlara dayanır. Eskiden alışverişin en yoğun olduğu yerler herkesin gidip alış veriş yaptığı “Pazar”larmış. Sebze, meyve, tahıldan al da nalından balına kadar bu pazarlarda satılırmış. Pazar yerinde bal satan iki balcı varmış. Bu balcılardan birisi herkesin görebileceği uğrak bir yerde ballarını satarken, diğeri biraz arada kalırmış ve her gelip geçen bu balcıyı göremezmiş. İşin garip tarafı herkesin rahat gördüğü balcının balları diğerine göre daha kaliteli olduğu halde satışı onun kadar olmazmış, Sotede kalan balcı gayet güler yüzlü, sevimli, tatlı dilli ve büyük küçük herkesle çok iyi diyalog kurarmış. Baştaki balcı ise aksi davranışlı, sert görünümlü, kavga eder gibi satış yapan tuhaf ve ters bir adammış. Asık suratlı bu balcı diğer balcının balları çok kaliteli olmamasına rağmen kendinden daha çok satış yapmasının sebebini bir türlü anlayamaz. Karşı tarafında el yazması tarihi kitaplar satan bilge bir ihtiyara sorar:  -Ben daha kaliteli ve daha ucuz bal sattığım halde öteki balcı arkadaş benden daha çok satış yapıyor, müşterisi daha fazla, o satış yaparken ben adeta sinek avlıyorum, bunu sebebi acep ne ola ki? Bilge ihtiyar: -Dostum senin elin bal satıyor ama yüzün sirke satıyor, der.           YELKENLERİ SUYA İNDİRMEK: (Direnmekten vazgeçmek, ısrarından vazgeçmek zorunda kalmak, haddini bilmek anlamlarında kullanılan bir deyimdir.)  Eskiden yelkenli gemiler rüzgâr veya kürek gücüyle yüzdürülürdü. Bu yelkenliler her zaman kendi memleketinin sularında bulunmaz bazen yabancı sulara da geçerlerdi. Bir gemi yabancı sulara girdiği zaman o ülkeye saygının ifadesi olarak yelkenlerini indirir, vergisini verir öyle geçerdi. Böylece Boğaz sıkı bir denetim altında tutulurdu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Boğazı’na Rumeli Hisarı’nın yaptırdıktan sonra Karadeniz’den gelen bir Ceneviz gemisi yelkenlerini indirmeden Boğazı geçmeye çalışmaktayken uyarılmasına rağmen emre uymamış yoluna devam etmiş. Fatih, yelkenlerini indirmeyen gemilerin topa tutulmasını emretmiş. Yelkenlerini indirmeyenler denizin dibini boylamış. Fatih’in emrinde sonra Firuza Ağa yeniçeri askerine Ceneviz gemisinin durumunu sorar: -Yelkenleri suya indirdi ağam!        YORGAN GİTTİ KAVGA BİTTİ : (Anlaşmazlığa neden olan durum ortadan kalkınca kavga da sona erer anlamında kullanılan bir sözdür.) Mahallenin hırsızları Nasrettin Hoca’nın evine girip para edecek bir şeyler çalmayı kafaya koyarlar ve Hoca yattıktan sonra eve sessizce girmeyi planlarlar. Yatma zamanı gelmiş Hoca ve hanımı yatmışlardır. Hırsızlar etrafı kolaçan ettikten sonra evin çevresini dolaşırlar her taraf kapı, pencere sağlamca kapatılmıştır, eve girilecek bir delik dahi yoktur. Hırsızlar aralarında bir plan yaparlar, Hoca’nın evinde aşırı şekilde bir gürültü çıkarırlar, kavga ediyormuş gibi bağırır çağırırlar. Hoca gürültüyle uyanır, camdan bakar ki birkaç kişi aralarında itişip kakışıp kavga ediyor, ‘insanlık ölmedi, kavga edenleri ayırmak lâzım’ diyerek üstünü dahi giymeden (hava biraz soğuk olacak ki) yorganı üstüne aldığı gibi dışarı fırlar ve güya kavgacıları ayırırken birisi yorganı Hoca’nın üstünden kaptığı gibi kaçar, kaçar ama diğer arkadaşları da kaçar, Hoca yalnız başına kalır. Melül mahzun evine dönen Hoca’ya hanımı: -Ne oldu? Gürültü edenler kimlermiş? Diye sorar. Hoca:-Gürültü bizim yorgan içinmiş. Yorgan gitti, kavga bitti, der.           ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK:(İşlediği suçu affettirmek isterken işlediği daha da ağır bir suçu mazeret olarak göstermek anlamında kullanılır.)  Bu deyimin öyküsü her ne kadar İncili Çavuş’a da mal edilirse de genellikle anlatılan şu şekildedir. Padişahın çok zeki mi zeki bir dalkavuğu vardır. Padişah dahil herkes bu dalkavuğun keskin zekâsına hayrandır. Birgün padişahı çok sinirlendirir ve padişah bu dalkavuğu idam ettirmeye karar verir. Ancak dalkavuğun zekâsını çok beğenmesi nedeniyle ölümüne kıyamaz da. -Dur bu dalkavuğa bir şans vereyim, der. Dalkavuğu huzura çağırır: -Öyle bir suç işleyeceksin ki özrün kabahatinden büyük olacak, der ve dalkavukla birlikte merdivenleri çıkarlarken dalkavuk, padişahın arkasından bir parmak atar. Padişah, büyük bir hışımla gürleyerek geri döner: -Bre melun! Bu ne hainlik? Ne yaptığını sanıyorsun? Diye bağırır çağırır. Dalkavuk: -Af buyurun hünkârım sizi valide/hanım sultan sandım, deyince Padişah tebessüm etmeye başlar. -Özrün, kabahatinden büyük, der ve affeder, dalkavuk zekâsıyla idamdan kurtulur.           VERMEZSE MABUT, NEYLESİN SULTAN MAHMUT: (Kısmetin Allah’tan gelmezse kul ne yapsın anlamında söylenen bir deyimdir.)  Sözün hikâyesi şöyledir. Osmanlı padişahlarından 2.Mahmut bazen tebdili kıyafet olur halkın, esnafın arasında dolaşır, onların ahvalini bizzat gözleriyle görürmüş. Böyle bir günde gözü ihtiyar ayakkabı tamircisine ilişir. Tamirci sürekli şikâyet ediyor, dertleniyor, çoluğu çocuğunu gündeme getirip sızlanıp duruyor. Saraya dönen Padişah dolgun bir kazı güzelce pişirttirir, içini altınla doldurup bu ayakkabı tamircisine gönderir. Kazı alan ihtiyar tamirci Padişaha dua eder, teşekkür eder, paketinde sarılı kazı alır rafa koyar; ‘akşam çocuklarla birlikte yeriz’ der. Biraz sonra bir Yahudi vatandaş yırtılan ayakkabısını diktirmek üzere içeri girer, girer girmesine ama içeride mis gibi et kokusu hisseder, Yahudi dayanamaz sorar: -Usta içeride güzel bir yemek kokusu var, ne ola ki? İhtiyar:-Sağolsun, var olsun Padişahım kaz göndermiş akşam eve götürüp ailece yiyeceğiz. Karnı zil çalan Yahudi: -Ben yaşlıyım, hastayım ve çok acım, cebimdeki altını vereyim şu kazı bana ver deyince ihtiyar tamirci hem Yahudi’ye acır, hem de düşünür; ‘bu altınla ben çok daha fazla kaz alırım, vereyim gitsin’ der ve altını alır kazı Yahudi’ye verir. Ertesi gün Padişah bir adamını gönderir; ‘git kontrol et bakalım, tamirci ihtiyar ne haldedir?’ Adam durumu izler ve Padişaha bilgi verir: -Ey yüce Devletlüm! Ayakkabı tamircisi ihtiyarda hiçbir değişiklik yok, öfff dedikçe dumanı tepesinden çıkıyor, deyince Padişah sinirlenir. Adamına der ki; İhtiyar sabah evden çıkıp işyerine varıncaya kadar her köşe başından kafasına bir altın at, mecburen kafasına değen altınları toplayacaktır, bakalım o zaman ne yapacak görelim, der. Bizim tamirci ihtiyar o sabah der ki; -Ey yüce Allah’ım, elim tutuyor, ayağım tutuyor, gözüm görüyor çarşıya pazara, işyerime gidip gelebiliyorum şükür. Ya gözlerim görmese ne yapardım. Bu gün dükkana kadar gözlerimi açmadan gideceğim, kendimi test edeceğim, sağlığımın kıymetini anlayacağım, der ve evden çıkar, gözleri kapalıdır. Eyvah… Eyvah ki eyvah!.. Her köşeyi döndükçe kafasında tak bir şey değiyor, söz verdi ya gözünü açıp bakmıyor, her köşede tak, her köşede tak dükkâna varıyor… Altınları atan adam da üzüntülü bir şekilde saraya dönüyor. Padişaha durumu anlatınca 2.Mahmut daha çok küplere biniyor. Ya getirin şu adamı buraya, girsin hazineye bir kürek dolusu altın alsın gitsin. Bu padişah emri; adamı apar topar getirirler, hazinenin kapısı açılır, “adama al şu küreği bir daldırmada ne kadar altın alırsan senin olacak” derler. Sultan Mahmut izlemektedir. Adam küreği eline alır, altın yığınına heyecandan küreğin tersini daldırınca bir tane bile altın kürekte kalmaz. Durumu gören Padişah: -Vermezse Mabut, neylesin Sultan Mahmut! Der.          NE ŞEHİTTİR NE GAZİ, B.K YOLUNA GİTTİ NİYAZİ: (Özellikle önemsiz bir nedenle ölen, yaralanan, sebepsiz bedel ödeyenler için halk arasında çok söylenen bir sözdür.)  Rivayet o dur ki Osmanlı-Rus Savaşında Kütahyalı Kel Niyazi askere alınır. Fakat köyde anası, bacısı ve çocuklarına bakacak kimse olmadığından geri köyüne yollanır. Askerlikten hevesini alamayan Niyazi her fırsatta kendisinin “Gazi” olduğunu, madalyalar aldığını anlatır da anlatır, kendine has kahramanlık öyküleri uydurur övünür de övünürmüş. Kütahya’ya vali olarak tayin edilen Fuat Paşa Kel Niyazi’yi yapılmakta olan kanal kazısına “Ekip başı” olarak görevlendirir. Tam Niyazi’ye göre bir iş; emirler yağdıracak, fırça atacak, efelenecek… Bir gün kanal kazısı devam ederken çalışan işçiler arasında bir kavgadır çıkar. Niyazi’nin aradığı ortam doğmuştur, ok gibi fırlar, kavgacıların arasına dalmasıyla kazma kürek darbesini yemesi bir olur ve oracıkta can verir. Kavgacılar şaşırır kalır. Hazır cevap birisi oradan şöyle söylenir: -Ne şehit oldu ne gazi / Bok yoluna gitti Kel Niyazi.           KARAMAN’IN KOYUNU, SONRA ÇIKAR OYUNU: (Sonu tahmin edilemeyen, sürpriz durumlar, güven vermeyen insanlar için bu deyim söylene gelmiştir.)  Şimdi il olan Karaman, Konya’ya ilçe olarak bağlanmadan da önce bir tepenin başında gözde bir kasabadır. Karaman’ı koruyan askerler ve eli silah tutanlar savaşa gitmiştir ve kasaba adeta korumasız, savunmasız kalmıştır. Bunu fırsat bilen düşmanlar Karaman’a saldırma planları yaparlar. Tabi bu arada bizim Karamanlılar da kara kara düşünmeye başlarlar, savunma çareleri ararlar. Düşman saldırıya geçmiş tam gece vakti Karaman’ı kuşatacaktır. Aaaa ! Bir de ne görsünler gecenin o vaktinde dağdan aşağı yüzlerce asker ellerinde fenerlerle kasabaya doğru adeta süzülerek inmektedir. Bu kadar askerle savaşmayı göze alamayan düşman askeri çok hızlı bir şekilde geri çekilir ve Karaman’ı terk eder. Dağdan süzülen askerler mi? Çoban Topal Memiş’in güttüğü boynuzlarında fener takılı koyun sürüsüdür. Oyun sonradan anlaşılmış ama o zamana kadar Karaman’ı koruyan askerler de geri dönmüşlerdir. -Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu, sözü de dillere pelesenk olmuştur.  -Devam edecek-