- 0 356 317 97 66
Yaptığı pabucun dama atılması
dikici esnafının en ağır cezası sayılır, meslek haysiyeti gölgelenirdi. Çünkü
dikicinin damında pabuç görenler oradan daha kolay kolay pabuç almazlardı. İşte
bu gelenek sonraları “gözden düşmek” anlamında “Pabucu dama atılmak” deyiminin
ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
(Not: Ahi Evran
sisteminin benzeri keşke bu günde olsa ! İ.Ç.)
BİLMEYEN
BİR ÇAP MERCİMEK BİLİR: (İşin aslını söylememek için gerçeğin gizlenmek
zorunda kalınmasını belirtmek için söylenen bir deyimdir.)
Efendim,
bilinen bir yörenin bilinmeyen bir köyünde yaz mevsiminde havalar sıcak olduğu
için yataklar damlara serilir çoluk çocuk buralarda yatarlarmış.
Köyün ırz
düşmanı bir sapığı gece yarısı komşusunun damına gece süzülerek geçer ve ayrı
bir yatakta yatan öteden beri göz koyduğu kadına sessizce yaklaşır. Akşama
kadar çalışarak yorgunluktan bitkin düşmüş kadın koynuna girenin eşi olduğunu zanneder,
hiç sesini de çıkarmaz. Sabah olunca iş anlaşılır.
Köylü
mercimek yolmak için tarlalardadır. Bu kişilerinde tarlaları aynı mevkidedir.
Kadının kocası tecavüzcü sapığı tarlada çalışırken görür, dirgeni kaptığı gibi
dövmeye koşar. Sapık, oradan eline bir çap mercimek alarak kaçmaya başlar.
Kaçarken de; “İmdat yetişin komşular, tarlasından bir çap mercimek aldım diye
bu adam beni öldürecek” diye yırtınırcasına komşu tarladakilerden yardım ister.
Komşular koşarak önüne gelir durdururlar; -Yapma komşu bir çap mercimek için
kavga mı edilir, ayıp yahu! Derler.
Adam
çaresiz, gerçeği açıklayamaz, “bu adam karıma tecavüz etti” diyemez, ancak
diyebilir ki.
-Ah
komşular, ah! Bilen bilir, bilmeyen bir çap mercimek bilir, der.
Bu deyimin kaynağı da yine medar-ı iftiharımız Nasreddin
Hoca’mız. Timur ile Hocamızın arası çok iyidir, nalına mıhına vurarak da olsa
incitmeden muhabbetler ederler. Hoca bir gün der ki; -İçimden geldi bugün bir
kaz pişirtip şu Hakana götüreyim de afiyetle yesin, der. Kazı pişirtip yola
düşen Hoca aksilik ya yolda giderken karnı zil çalmaya başlar, dayanamaz kazın
bir budunu mideye indirir.
Hoca’yı huzura kabul eden Timur, kendisine ikram edilen
tepsideki kaza şöyle bir bakar ve kazın bir budunun olmadığını görür. Kendisi
de topal olan Timur bunu bir hakaret kabul eder ve Hoca’ya kızar: -Hoca, bu kaz
niye tek ayaklı? Hoca:- Ulu Hakanım, bizim Akşehir’in kazları hep tek bacaklıdır,
bakın çeşme başındaki kazlara onlar bile tek ayaklı, deyince Timur: -Kazın
ayağı öyle değil, göstereceğim sana, der.
Çeşme başında tek bacaklarını altlarına alıp uyuklayan
kazlar Timur’un emriyle askerlerin sırtlarına vurmasıyla uyandırılınca kazlar
iki ayakları üzerinde kaçmaya başlar. Timur: -Hoca Efendi hani Akşehir’in
kazları tek ayaklıydı, deyince Nasreddin Hoca: -Vallahi Hakanım, o değnekleri
size vursalardı, tövbeler olsun siz dahi dört ayaklı olur kaçardınız, diye
cevap vermiş.
GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEM: (Senden
hiçbir yardım veya iyilik istemiyorum, yeter ki bana engel olma, bana zarar
verme anlamında kullanılan bir deyimdir.)
Antik Çağ’ın en sıra dışı filozoflarından olan elinde
gündüz fenerle “adam arayan!” Sinoplu Diyojen ile dönemin en büyük fatihi Büyük
İskender arasında geçen bir diyalogdur bu sözün hikayesi.
Diyojen, parayı, şanı, şöhreti reddeden bir akımın
temsilcisidir, erdemli ve özgür bir yaşamın ancak arzulardan arınarak en sade
biçimde yaşanarak elde edileceğine inanır. Bu yüzden bütün dünyevi mal
varlığını reddetmiş ve sokaklarda bir fıçının içinde yaşamaya başlamıştır.
Aristo’nun da öğrencisi olan Büyük İskender felsefeye çok
değer verdiğinden olacak olacak ki ününü çokça duyduğu Diyojen’i yanında
askerleri ve yardımcıları olduğu halde ziyaret eder. Diyojen fıçının önüne
uzanmış güneşlenmektedir. İskender’i görünce hemen yerinden kalkıp önünde
saygıyla eğileceğini bekleyen oradakiler Diyojen’in hiç istifini bile
bozmadığını, kılını bile kıpırdatmadığını görünce hayret ederler, hatta bu
duruma tepki gösterenler bile olur.
Büyük İskender, Diyojen’in tepesine dikilir ve kibarca
sorar: -Ben Büyük İskender’im. Dile benden ne dilersen, senin için ne
yapabilirim?
Diyojen’in tarihi cevabı gelir: -Gölge etme, başka ihsan
istemem.
Ana gibi
yâr, Bağdat gibi diyar olmaz: (Anaların hayatımızdaki yeri ve önemini
belirtmek için kelimelerin sesdeşliğinden türetilmiş manidar bir deyimdir.)
Anlatılır
ki bu sözün aslı muhtemelen Irak topraklarına dayanır. Bağdat Irak’ta ve
Ortadoğu’da herkesin görmek istediği tarihi ve doğal güzellikleri olan aynı
zamanda bir ilim şehridir (diyardır). “Ane” ise Bağdat yakınlarında çok keskin,
sarp bir uçurumun adıdır ve böyle sarp uçurumlara Anadolu’da “yar” denilir.
Ane ve
Bağdat’ın iki özelliği karşılaştırılarak bütün analar için söylenen tarihi bir
deyim oluşmuştur.
-Ana(Ane) gibi yâr (yar), Bağdat gibi diyar olmaz.
KOZUNU PAYLAŞMAK: (Aralarında anlaşmazlık,
çekişme veya düşmanlık bulunan iki tarafın karşı karşıya gelerek hesaplaşması,
güçlerini ortaya koyup sorunu kesin bir sonuca bağlaması anlamına gelir.)
Eski
dönemlerde Anadolu'da halk dilinde ceviz kelimesine "koz"
denirdi. (Kastamonu'nun "Kozlu" köyü, "koz helvası" gibi
isimler de buraya dayanır).
Köy çocuklarının sonbaharda en büyük eğlencelerinden biri,
ağaçlardan topladıkları cevizlerle oynadıkları oyunlardı. Çocuklar cevizlerini
ortaya koyar, hedefteki cevizleri vurmaya çalışarak birbirlerinin cevizlerini
ütme (kazanma) mücadelesine girerlerdi. Oyun sırasında kimin cevizinin daha
büyük olduğu, kimin hile yaptığı ya da kimin daha çok ceviz kazandığı konusunda
sık sık büyük kavgalar ve anlaşmazlıklar çıkardı.
Tartışma büyüdüğünde arkada kalan
veya haksızlığa uğradığını düşünen çocuk, diğerine meydan okuyarak: "Gel
o zaman, oturalım da şu kozlarımızı paylaşalım (bölüşelim/hesaplaşalım)!"
derdi.
FOYASI MEYDANA ÇIKMAK: (birisinin
yalanının, hilesinin, kusurunun veya gizlemeye çalıştığı kötü bir niteliğinin
herkes tarafından anlaşılması ve açığa çıkması anlamında söylenen bir sözdür.)
Bu
deyimin hikâyesi, kuyumculuk zanaatına ve eski dönemlerdeki sahtekarlık
yöntemine dayanır. Eskiden elmas, zümrüt, yakut gibi değerli taşların parıltısını
artırmak ve varsa içindeki kusurları gizlemek için sarraflar ve kuyumcular özel
bir yöntem kullanırlardı. Bu yöntem foya bugünkü adıyla folyo kullanmaktı. Foya
ışığı daha iyi yansıtması için taşa sürülen veya yerleştirilen cila veya renkli
maddenin adıdır.
Eğer
bir elmasın veya zümrüdün kalitesi düşükse, içinde çatlaklar varsa ya da rengi
matsa arkasına çok kaliteli, parlak bir foya yerleştirilir bir tür “maske”
görevi görürdü. Tabi bu foya suya ve ısıya maruz kaldıkça aşınır, dökülürdü. İşte o zaman bu söz patlatılırdı: -Foyası
meydana çıktı.
-Devam edecek-