CÖNKLERİN TOZLU SAYFALARINDA UNUTULAN VE NAMELERİNİ ARAYAN ZİLE TÜRKÜLERİ Dr. Mehmet YARDIMCI

 

Yazının bulunmasından önce her ulusta olduğu gibi Türk ulusunda da oldukça güçlü sözlü edebiyat geleneği vardır.  Bu edebiyat geleneğinin ürünleri şölen, yuğ, sığır vb. adlarla anılan törenlerle yaygınlaşmış ve topluma mal olmuştur. Şaman, kam, oyun baksı, ozan gibi   adlarla anılan kişiler ilk edebi türlerin üretici ve uygulayıcılarıdır. İlk şiirleri oluşturup kopuz adı verilen sazı devreye sokarak yarattıkları müzikli söyleyişler türkülerimizin ilk biçimlerini oluşturmuştur. Bu nedenle türküler edebiyatımızın ilk ürünleri sayılmalıdır.

Kam, baskı, ozan gibi sanatçılar müzik eşliğinde oyun türküleri ve şiirler okurken konu olarak kimi zaman efsanevi olayları, kimi zaman da dini ve toplumsal konuları dile getirerek ta başında türküleri şekillendirmişlerdir. 

Şekillenen bu türküler, değişik Türk kavimlerinde aynı şeyi ifade etmek üzere farklı adlarla anılmıştır. Türkü için Azerbaycan’da mahnı, Başkurtlarda halk cırı, Türkmenlerde halk aydımı, Kırgızlarda eldik, Özbeklerde halk koşigi, Uygurlarda nahşa gibi  sözcükler kullanılmıştır.  Değişik Türk boylarında farklı sözcüklerle ifade edilen türkü kavramının  Türke özgü anlamına gelen Türkî sözcüğünden türediği görüşü yaygındır.  Türkü için yapılan bütün tanımlar da bu ortak noktada birleşmektedir. 

Türk halkı Orta Asya’daki sosyal yaşamından kaynaklanan müzikten hiç kopmamış, halka halka genişleyip çeşitlenen ve yeni biçimlere bürünen müzik zevki hep varlığını korumuştur.  Oyunlarda, düğünlerde, şölenlerde, savaşlarda hep müzik yerini almış, duygu ve düşünceleri kamçılayıcı görev üstlenmiştir.  Türk halkının her gittikleri yere bu geleneği taşıdıkları gerçeği, Anadolu’nun yanı sıra Balkan türkülerinin canlılığında sergilenmektedir. 

Türkler İslamiyeti kabulle,  sazın ana yapısını bozmadan  tür ve sistemlerini geliştirerek sesi, sazı ve ezgisiyle İslamiyete dayalı Türk müziğini oluşturmuşlardır.  İslamiyete dayalı Türk müziğinin bünyesinde şiirimiz yeni bir şekle girmiş, ilâhi, âyin, tapuğ, hikmet, münacat, devriye  vb. dini, tasavvufi türler ortaya çıkmıştır.  Mevlevîler, tasavvuf müziğini kuralcı topluluk müziğinin bir kolu olarak almışlar, Türkçe sözlü  âşık müziğine âyinlerde yer vermeyip âşığı tekkelerin dışına itmişlerdir. Âşıklara Alevi ve Bektaşi tarikatları sahip çıkarak edebiyatımızda deme, nefes, şathiye, duvaz gibi  yeni türlerin oluşmasına neden olmuşlardır.  Bunların yanı sıra din dışı konulardaki âşık şiiri de güzelleme, taşlama, ağıt koçaklama  adları altında şekillenmiştir.  Türkü ise  topluluk içindeki acıları, sevinçleri, aşkları konu alan ve her çeşit şiir biçimiyle, uzun ya da kırık hava şeklinde söylenen en yaygın halk müziği türü olarak gelişimini sürdürmüştür. 

Dertlerimize yoldaş, gizli sevdalarımıza sırdaş olan  türkülere ilgimiz  gençlik   hatta çocukluk yıllarımızda  başlar.  Ne zaman bir köy türküsü duysak içimiz burkulur, nice anılar depreşir yüreğimizde.  

Anadolu halkı türkülerle yatmış, türkülerle kalkmış, acısı sevdası  dillere destan olup dört bir yana yayılmıştır.  Anadolu insanı çocuğunu türkülerle büyütür. Anaların beşik ardında ünlediği  ninniler, nice özlemleri, nice dilekleri dile getiren namesi kendine özgü sazsız türkülerdir. 

Anadoluda genç,  bağlamasıyla yoldaş olup sevdalarını, gizli sırlarını telin ucundan seslendirir. Yaşamın her aşaması türkülerde en çarpıcı ifadelerle yansır. 

Acı günlerde ağıt, evlenmelerde kına türküsü, kahramanlık günlerinde koçaklama, yaşamın çeşitli durumlarında gurbet türküsü, iş türküsü, hapishane türküsü olup oyar yürekleri. Kimi zaman esen yelden, kimi zaman turnalardan yararlanır sesinin ulaşması için dilediğine.  Türküler, halkın yaşam savaşının dile ve tele dökülen yansımasıdır.  Halkımız türkülerle ağlamış, türkülerle gülmüş, yüreğini türkülerle dışa vurmuştur. 

Türküler genellikle bir olay sonucu doğar.  Önemli bir olay sonucu duygulanma türküyü yaratır. Bu  nedenle her türkünün bir nikâyesi vardır. 

Cahit Öztelli'nin dediği gibi "Beşikten mezara kadar her türlü günlük yaşantı olayları türkü yakılmasına neden olabilir."   Hızır Paşa'nın Pir Sultan'ı zındana attırması olayı; 

"Yürü Bre Hızır Paşa

Senin de çarkın kırılır"

türküsünü, 1315 doğumluların  Kurtuluş Savaşı'na gidişleri;

"Hey Onbeşli onbeşli

Tokat yolları taşlı"

türküsünü, bir ananın bebeğinin çamdan yapılmış bir beşikte yitirmesi olayı;

"Bebeğin beşiği çamdan

Yuvarlandı düştü damdan"

türküsünü, küçük bir çocukla evlendirilen genç kızın olayı;

"Sabah olur çocuk gider oyuna

Oynar oynar taş doldurur koynuna" 

türküsünü,  Kızılırmak'ta bir gelinin boğulması olayı;

"Kızılırmak nettin allı gelini" 

türküsünü  yaratan olaylardandır.  

Türkünün doğuşuna neden olan olay  kimi zaman gerçek ve yaşanan bir olay olduğu gibi kimi zaman da özlem, yurt sevgisi, doğa sevgisi, dini duygular ve kahramanlık duygularının ön plana çıkması sonucu da olmaktadır. Kimi türküler de halk hikâyelerinden ve âşıklardan halka geçmekte, bir süre sonra türküdeki kişisel izler silinip halkın ortak malı olmaktadır. Âşık Garip, Kerem ile Aslı, İlbeylioğlu gibi halk hikâyelerindeki bazı türküler bunlardandır.

Hikâyeleri bilinen pek çok olaylı türkü vardır. Bunlardan; Elazığ türkülerinden Çayda Çıra Yanıyor, Boş beşik, Muğla türkülerinden Ormancı (Çıktım Belen Kahvesine) ve   Bodrum Hakimi,   Bitlis türkülerinden Bitlis’te beş minare, Bolu türkülerinden Halimem, Fatsa türkülerinden Hekimoğlu, Ankara türkülerinden  Misket, Nazilli türkülerinden Yörük Ali, Malatya türkülerinden Fırat Kenarı, Sarı Kurdelem, Kastamonu türkülerinden Sepetçioğlu, Sivas türkülerinden Kızılırmak, Silifke türkülerinden  Ham Çökelek, Muş türkülerinden Havada Bulut Yok, Tokat türkülerinden Bağa Gel Bostana Gel ve Minarede Taş mı Olur, Almus türkülerinden Burçak Tarlası,  İzmir türkülerinden İzmir’in Kavakları  sadece birkaçıdır. 

Kimi türküler de başka yörelerde yakıldığı halde olayla ilgili bir yer adı geçmesi nedeniyle o yöreye bağlanmaktadır. Örneğin, Bursa’nın Ufak Tefek Taşları  türküsü Bursa türküsü değildir. Yine Bursa’da yakılan Cezayir Türküsü Cezayire bağlanmamalıdır.  Kastamonu’da yakılan Çanakkale İçinde Vurdular Beni türküsü Çanakkale türküsü olmadığı gibi Zile’de yakılan Hey Onbeşli Onbeşli türküsü de Tokat  türküsü değildir. Türkünün yakıldığı yer ve o yerdeki olay, olayın hikâyesi önemlidir.   Türküyü il bazına bağlamak doğru değildir. Bu günün ilçesi yarının ili olmaktadır. 

Âşığı bilinen kimi türküler de mahlası okunmayınca anonimleşmektedir.

"Fırgatlı fırgatlı ne inilersin

Allı turnam sinen parelendi mi" 

biçiminde  başlayan Esirî'ye ait bir deyiş son dörtlük söylenmediği için zamanla âşığın adı unutulmuş ve samah havasında okunan anonim bir türkü olarak halka malolmuştur. 

Kimi türküler de okuyucuların bazı sözcüklerin anlamını bilmeyişi nedeniyle değiştirerek okumaları sonucu gerçek anlamını yitirmektedir.  

Dert ehli olanlar dergâha gelir

Elbette arayan dermanın bulur

Sadık der ki kimde ne var kim bilir

Geşt ü güzâr ettim elde neler var

dörtlüğündeki  gezme-tozma anlamındaki  geşt ü güzar ettim sözü kimilerince  çekti gülizar etti  biçiminde okunup anlam yitirilmektedir. 

Kimi türküler de farklı kaynaklarda değişik kişilere maledilerek okunmaktadır. Bu konuda Halil Atılgan çok önemli saptamalar yapmıştır.   Örneğin:

El çek tabip el çek yaram üstünden

dizesiyle başlayan Tokat türküsü kimi kaynaklarda Emrah, kimilerinde de Veli adına kayıtlıdır. 

Gönül gurbet ele varma 

dizesiyle başlayan Gaziantep türküsü kimi kaynaklarda Sefil Ali, kimilerinde Emrah, kimilerinde de  Karacaoğlan adına kayıtlıdır.

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün   

dizesiyle başlayan türkü de Kul Himmet Üstadım, Pir Sultan Abdal ve Teslim Abdal adına üç değişik kaynakta görülen türkülerdendir.

Kimi türküler de cönklerde  Türkü adıyla kayıtlı olup uzun süre söylenmediği için namesi unutulduğundan  düz bir şiir gibi durmaktadır. Oysa bu türküler kim bilir âşığının ne derdinin, ne çilesinin, ne sevdasının tercümanı olmuş, ne yürekten söylenmiş türkülerdir. 

Cönklerin tozlu sayfalarında unutulan  ve söz yerinde ise namelerini arayan türkü sayısı  oldukça kabarıktır. Özel arşivimde bulunan Zile kaynaklı  Kirampalı Davulcuoğlu Bin Memet tarafından 19. yüzyıl başlarında tutulan bir cönkte çok sayıda Zile türküsü bulunmaktadır.  Kaynaklarda yer almayan bu türküler şunlardır: Arifi’nin ilk dörtlüğü: 

Boyunu benzettim selvi dalına 

Mail oldum hallerine ey güzel

Cemalin vasfına yandım yakıldım 

Pervaneyim yollarına hey güzel

biçiminde başlayan türküsü ile yine ilk dörtlüğü:

Dostum beni niçin zarıncıdırsın 

Verdiğim ikrardan dönen değilim

Senden başkasına meyil vermedim 

Uçup daldan dala konan değilim

biçiminde olan türküsü; ilk dörtlüğü:

Gönül arzuluyor gül yüzlü yari 

Gözetirim geleceği yolları

Cihanın ihyası sebebi varı 

Senden gayrı gözüm görmez elleri

biçiminde olan türküsü;Zileli Fevzî’nin ilk dörtlüğü:

Sabreyle ey gönül çile dolmamış 

Erersin visale bir zaman olur

Kim ki sabreyledi maksudun buldu 

Elbet de bir gün şaduman olur

biçimindeki türküsü; Halili’in ilk dörtlüğü:

Bir selam göndermiş yar gelsin diye 

Gitmek bir şey değil ayrılık çetin

Göğsümden geriye çekmesin diye 

Çekmek bir şey değil ayrılık çetin

biçiminde olan ve yedi dörtlükten oluşan türküsü;Hamdi’nin ilk dörtlüğü:

Erişti nev-bahar açıldı güller 

Eyle şimden gerü zâr sarı bülbül

Bağrıma kâr etdi ol şirin diller 

Yakdı ciğerimi nâr sarı bülbül

olan türküsü ile ilk dörtlüğü:

Yine bir ayrılık düşdü serime 

Aşayım gideyim dağlar dumanlı

Bir ber-güzar vereyidim yârime 

Bu günlerde ayrılacak zaman mı

olan türküsü ve yine Hamdi’nin ilk dörtlüğü:

Bir gönül düşürdüm çeşm-i âhuya 

Cemali hüsnüne divane oldum

Aşk ile bend oldum ol mâh-ı rûya 

Kaşları hilâle giryâne oldum

biçimindeki türkü;Kul Yusuf’un ilk dörtlüğü:

Açılsın gönlümün baharı yazı 

Âşık olanların gamlıdır sazı

            Ölürsem şehidim ölmezsen gazi 

Vermişim yoluna seri sevdiğim 

gibi olan türküsü; Zileli Sıtkı’nın ilk dörtlüğü:

Ayrılık zamanı geldi sultanım 

Yakar bu sinemi nâr dertli dertli

Ah ettikçe kara batım sızılar 

Ağlayıp edelim zâr dertli dertli

olan türküsü ile ilk dörtlüğü:

Efendim gurbette çekerim âhım 

Yari yaranımı göresim geldi

Yüzü şems ü kamer gözleri mâhım 

Canım parçasını göresim geldi

biçimindeki türküsü ve:

Seher yelidost eline varırsan 

Selam söyle sultanıma hanıma

Fırsat bulup divanına durursan 

Halimi arz eyle kerem kânına

türküsü; Zile’nin en eski âşıklarından Talibî’nin ilk dörtlüğü:

Cemalin seyredip meyil vereli 

Sen ateş bırakdın özüme dilber.

Sual etmen bu bendene nereli, 

Tütüyor hayalin gözümde dilber.

türküsü; Zileli Ceyhunî’nin:

Akıl beri gel beri gel 

Bir gönüle nazar eyle

Ağız söyler kulak dinler 

Öten dile nazar eyle

türküsü, Zileli Kâmil’in ilk dörtlüğü:

Ben o nazlı yârden uzak düşeli 

Yâralı gönlümden gam eksik değil 

Zile’den ayrılıp yanıp pişeli 

Yaramın üstünden em eksik değil

olan türküsü arşivimizdeki cönklerde yer alan ve türkü adı ile kayıtlanmış deyişlerdir.

Umarım işin ehli birileri çıkar da elde sözleri bulunan ve Türkü adı ile kaydedilmiş Zile türkülerini yöre tavrı içinde havalandırır ve halk türküleri repertuvarına önemli bir katkı koyar.